Merhaba sevgili gezginler! Gri tonlarının yeşilin her tonuyla dans ettiği, her sokağının ayrı bir masal anlattığı bir şehre adım atıyorum… Evet, doğru tahmin ettiniz: Karşınızda İskoçya’nın Başkenti Edinburgh! Bu şehir, adeta zaman tünelinde bir yolculuğa çıkarıyor insanı. Her adımda zengin bir tarihle, bereketli yemyeşil topraklarla çevrili, ruhuma dokunan bir güzellik sunuyor. Uzun zamandır hayalini kurduğum bu rotayı, tüm detaylarıyla ve içtenliğimle sizin için kaleme aldım. Hazırsanız, benimle birlikte bu büyülü diyarı keşfetmeye başlayalım!
Edinburgh, Glasgow’dan sonra ülkenin ikinci büyük kenti. İskoçya’nın doğusunda, Kuzey Denizi’ne yakın stratejik bir konumda yer alıyor. 1437 yılından bu yana başkent olmasıyla, burada İskoçya Hükümet Binaları, Parlamentosu ve Yüksek Mahkeme gibi önemli yapılar bulunuyor. Holyroodhouse Sarayı ise Birleşik Krallık monarşisinin İskoçya’daki resmi ikametgahı olarak kullanılıyor. Şehir, tıp, hukuk, edebiyat, bilim ve mühendislik gibi alanlarda yüzyıllardır üniversite eğitiminin merkezi olmuş. 1582’de kurulan Edinburgh Üniversitesi, dünya sıralamalarında üst basamaklarda yer alıyor. Finans merkezi olmasının yanı sıra, tarihi ve kültürel zenginliği sayesinde yılda bir milyondan fazla turisti ağırlıyor. Anlayacağınız, burası sadece gezilecek bir yer değil, aynı zamanda canlı bir tarih kitabı!
Edinburgh’a Yolculuk: İlk Adımlar ve Beklenmedik Bir Karşılama

Londra’dan başlayan, Belfast’ta bir gece konakladığım ve Flybe Havayolları ile devam eden seyahatim nihayet Edinburgh’da son buldu. Yıllar sonra ilk kez bu kadar küçük ve dolayısıyla epey sallanan bir uçakla yolculuk ediyordum. Büyük Britanya içinde seyahat ettiğim için herhangi bir pasaport kontrolü yaşamadım, bu da süreci oldukça kolaylaştırdı. Havaalanında Türk Hava Yolları afişlerini görünce mutlu oldum; Türkiye’den direkt uçuşlar olsa da ben, Londra üzerinden daha uygun bir rota çizerek Belfast gibi görmediğim bir şehri de araya sıkıştırmış oldum.
Havaalanı çıkışında, şehir merkezine giden otobüsü bulmak için ilerlemeye başladım. Hemen yakınımda tramvay durağı da vardı ve Princes Street’e kadar gidiyordu, ancak tramvay hakkında yeterli bilgiye sahip olmadığım için tercihim otobüsten yana oldu. Airlink 100 adlı otobüsler, havaalanı ile şehir merkezi arasında pratik bir ulaşım sağlıyor. Biletinizi otobüsün yanındaki gişeden alabiliyorsunuz; tek yön için 4,5 Pound ödedim. Otobüsün son durağı Waverley Tren İstasyonu olsa da, ben bir durak önce, şehrin kalbi Princes Street’te indim. Akşamın 8-9’u olmasına rağmen bölge oldukça canlıydı.
Otobüsten indikten sonra hosteli Princes Street’in paralelindeki Queen Street üzerinde buldum. Ancak beni kötü bir sürpriz bekliyordu: Çaldığım kapı açılmadı! Yurt dışı seyahatlerimde bu, üçüncü kez başıma geliyordu. Uzun süre zili çalmaya devam ettim, internete bağlanmaya çalıştım. Tam o sırada bisikletiyle bir genç geldi. Rezervasyonum olduğunu ve içeri giremediğimi anlattım. O da dış kapı ve oda kapısının şifresinin bana gönderilmesi gerektiğini söyledi. Lobiye girdik, Wi-Fi şifresini alarak internete bağlandım. Kendi mail adresime baktığımda herhangi bir şifre göremedim. Gecenin bu saatinde ortada kalacağım diye düşünürken, genç bir risk alarak bana dış kapı ile oda kapısı şifresini verdi ve bunu kimseye söylememem tembihledi. Hemen odama gidip uyumaya çalıştım. Yeni günde çözüm bulmak daha kolay olacaktı. Ve yeni günle birlikte, dünyanın en güzel şehirlerinden biri olan Edinburgh’u gezmeye hazırdım!
Tarihin Kalbine Yolculuk: Edinburgh’un Eski Şehri (Old Town) Keşfi
Edinburgh’da birçok yeri toplu taşıma kullanmadan, yürüyerek keşfetmek mümkün. İlk günümün rotası tabii ki Edinburgh Kalesi ile başlamalıydı; öncelikle kale ve çevresini adım adım gezmek istedim. Sabah Princes Street’e kadar yürüdüm ve İskoçya Ulusal Galerisi’nin önünde bulunan meydana ulaştım. Galeriyi daha sonra gezmek üzere, meydanda ilerideki merdivenlere yöneldim. Her basamakla birlikte şehri kuşbakışı görme fırsatı buldum. Bu bölgedeki binaların mimarisi de beni oldukça etkiledi. Kaleye çıkmak için ileride gözüken yokuşa tırmanmaya başladım. Yolun sol tarafında muhteşem yapılardan oluşan Edinburgh Üniversitesi’nin New College Kampüsü bulunuyor.
Burası, İskoçya İlahiyat Okuluna ve İskoçya Kilisesinin Genel Kurul Salonu’na ev sahipliği yapıyormuş. 1846 yılında yapımına başlanan binalar, adeta bir masaldan fırlamış gibiydi. İç kısımlarını ziyaret edemesem de, dışarıdan bile ne kadar etkileyici olduklarını söyleyebilirim. 1843 yılında kurulan kütüphanesi, Birleşik Krallık’taki en büyük teolojik kütüphanelerden biriymiş. Rainy Hall ise hanedanlık armalarıyla süslenmiş gotik tarzda bir yemek salonuymuş ve halen özel yemek ve toplantılar için kullanılıyor.
New College’ın ana kapısından girince karşımıza çıkan avluda, 16. yüzyılda İskoç Bakanlığı yapmış, reform hareketinin lideri, teolojist ve yazar John Knox’un heykeli bulunuyor. Yokuşun başında köşede ise Camera Obscura ve İllüzyon Dünyası Müzesi yer alıyor. Camera Obscura, ‘karanlık oda’ anlamına geliyormuş. 1835 yılında kurulan ve Edinburgh’un en eski turistik aktivitelerinden biri olan bu yer, 2013 yılında TripAdvisor’ın İskoçya’da yapılacaklar listesinde birinci, Birleşik Krallık’ta ise ikinci seçilmiş. Edinburgh Kalesinden çıkınca hemen sol tarafta ve Royal Mile üzerinde bulunduğundan, turistlerin doğal olarak ilgisini çekiyor. İçeri girecek kadar ilgimi çekmese de, girişinde yer alan aynaların önünde durup eğlenmekten geri kalmadım. Çocuklar için özellikle eğlenceli olabilecek bu müzenin giriş ücreti yetişkinler için 15, çocuklar için ise 11 pound. Altı katlı müzede ışık, renk ve göz yanılmasına dayalı interaktif illüzyonistler, bulmacalar, labirent aynalar ve girdap tünelleri bulunuyormuş. Ayrıca binanın çatısında Edinburgh’u seyredebileceğiniz bir teleskop da varmış.
Aynaların önünde biraz eğlendikten sonra kaleye doğru yöneldim. İki yol ağzında çok büyük ve gotik stili olan, siyah ve ürkütücü siluetiyle dikkat çeken The Hub adlı bir bina bulunuyor. 1845 yılında İskoçya Kilisesi olarak inşa edilmiş bu yapı, kilise ve Genel Kurul Salonu olarak hizmet vermiş. Günümüzde ise Edinburgh Uluslararası Festivali başta olmak üzere çeşitli festivallere, konferanslara ve düğünlere ev sahipliği yapıyor. Gerçekten de Edinburgh’da gördüğüm en ilginç binalardan biriydi.
Edinburgh Kalesi: İskoçya’nın Gururlu Tacı
Yukarıya doğru yürüyerek kale gişelerine ulaştım. Çok sayıda gişe olmasına rağmen sabahın erken saatinde bile oldukça uzun bir kuyruk vardı. On dakika içinde 18,50 Pound ödeyerek biletimi aldım. Yaz sezonunda (Nisan-Eylül arası) kale 09:30-18:00 saatleri arasında açık. Kaleyi rehberli turlarla veya sekiz dilde sunulan sesli rehberlik ile gezmek mümkün. Edinburgh Kalesi, son yıllarda İskoçya’daki bir numaralı turistik aktivite olarak gösteriliyor ve UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor. Burayı gezmek için en az 3-4 saat ayırmanız gerekiyor, ben ise tüm kaleyi iki sırt çantasıyla gezdiğimi söylemeliyim, ne macera ama!
Kalenin ana giriş kapısı olan Portcullis Gate, Lang Kuşatması’ndan sonra 1574-1577 yılları arasında yapılmış. İskoçya’daki bu meşhur kalenin tarihi oldukça zengin. En eski kısmı olan St Margaret’s Chapel 12. yüzyılda, Büyük Salon (the Great Hall) IV. James tarafından 1510’da, Yarım Ay Bataryası (the Half Moon Battery) 16. yüzyılda ve İskoç Ulusal Savaş Anıtı ise Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılmış. Tarihi kalenin Edinburgh’a tamamen hakim konumu sayesinde, bu muhteşem ve etkileyici yerden şehri 360 derece açıyla seyretmek paha biçilmez bir deneyim sunuyor. Argyle Battery olarak adlandırılan altı adet top bataryası, kalenin kuzey kısmını savunmak için 1730-1732 yılları arasında yerleştirilmiş.
Giriş kapısının hemen sol tarafında yukarıya çıkan Lang merdivenleri bulunuyor; bu merdivenler Orta Çağ’da kalenin zirvesine ulaşmak için ana yol olarak kullanılmış. Portcullis Kapısı’nın hemen üstüne 1887 yılında inşa edilen Argyle Kulesi ise 9. Argyle Kontu’nun 1685’teki idamından önce tutulduğu bir yermiş. Merdivenlerini çıksam da kule açık değildi. Düzlük alanda ise Mons Meg isimli meşhur topu gördüm. Zamanının en etkili savaş aracı olan, 6,6 ton ağırlığında ve 150 kg top güllesini 3.2 kilometre uzaklığa fırlatabilen bu top, dünyanın en meşhur Orta Çağ silahıymış. Top, 1454 yılında Fransa’nın Burgonya Dükü tarafından Kral II. James’e hediye olarak gönderilmiş. Yıllar süren maceraların ardından, İskoçların yoğun kampanyası sonucu 1829 yılında tekrar kaleye getirilmiş.
Kalede bulunan St. Margaret Şapeli, Edinburgh’da bugünlere gelebilen en eski yapı olup 1130 yılında yaptırılmış. Romanesk mimarinin güzel bir örneği olan yapı, günümüzde vaftiz törenleri ve düğünler için kullanılıyor. Şapelin ilerisinde bulunan meydanın etrafında National War Museum (Ulusal Savaş Müzesi), Crown Jewels House (Saray Mücevherleri Müzesi) ve The Great Hall (Büyük Salon) yer alıyor. Ulusal Savaş Müzesi, 17. yüzyıldan itibaren İskoçya’nın katıldığı savaşlarda kullanılan askeri objeleri sergiliyor, ancak beni çok da ilgilendirmediğini söyleyebilirim. Buradan Savaş Müzesi’nin tam karşısında olan Büyük Salon’a girdim. Kral IV. James tarafından 1503-1513 yıllarında yaptırılan salon, bugün çeşitli devlet ve saray faaliyetleri için kullanılıyor ve duvarlarında zırhlar, kılıçlar sergileniyor.
Büyük Salon’un bulunduğu binanın diğer tarafından The Royal Palace’a yönlendirildik. Saray, iç içe geçmiş birçok salondan oluşuyordu ve kral ile kraliçeler için çok zengin bir şekilde dekore edilmişti. Mary’nin 1566’da doğan Kral VI. James’i doğurduğu küçücük odada hiç mobilya yoktu. Fotoğraf çekeceğimi düşünen bir kadın buranın ruhani bir yer olduğunu ve fotoğraf çekemeyeceğimi söyledi. Zaten çekme niyetim de yoktu, boş odanın nesini çekeyim!
Buradan çıkınca önünde uzun bir kuyruk bulunan Mücevher Müzesi’ne girmeye niyetlendim. Hava çok sıcaktı ama gördüklerim beklediğime değdi. Müzede sergilenen objeler, 15 ve 16. yüzyıldan günümüze ulaşabilen İngiliz adalarındaki en eski mücevherlermiş. Taç giyme törenlerinde kullanılan taç, kılıç, asa gibi çok kıymetli mücevherlerle süslenmiş eşyalar sergileniyordu. Ne yazık ki bunların fotoğrafının çekilmesi yasak olduğundan çekim yapamadım. Mücevher Müzesi’nin tam karşısında, altında bir kafe bulunan Kraliçe Anne Binası yer alıyor. Orta Çağ’da sarayın silah deposu buradaymış ve Mons Meg’in ilk konulduğu yer de burasıymış.
Yol üzerinde, kaleyi gezenlere ücretsiz tanıtım ve tadım yaptıran bir İskoç viskisi dükkanı gördüm. Viski ilgi alanım olmamasına rağmen, yine de dükkanı gezip çeşit çeşit viskilerin görüntüsüne ve fiyatlarına baktım. Pound kuruyla hesaplayınca çoook pahalı geldiler bana! İskoç kültürünün vazgeçilmez içkisi viski; Single Malt, Single Grain ve Blend olmak üzere üç tipte üretiliyormuş. Yıllandırılmış single malt viskiler ise en makbul olanıymış.
İskoç viskisi ile kısa tanışma sonrası, kalenin bir diğer önemli bataryası olan Half-Moon Battery’yi gördüm. Bu batarya, 1571-1573 yıllarındaki uzun kuşatmadan sonra Kraliyet Sarayı’nı korumak amacıyla 1573-1588 yıllarında kurulmuş. Buraya yerleştirilen toplar 1810 yılında Napolyon Savaşları sırasında yapılmış. Topların bulunduğu platformun altında 1329-1371 yılları arasında yaşamış olan Kral II. David’in mezarı bulunuyormuş. Half-Moon Battery’nin hemen arkasında bir merdivenle inilen David’s Tower kulesi yer alıyor. Burası, 100 yıla yakın sarayın yabancı diplomatların karşılandığı önemli bir yer olmuş. Bir başka batarya olan Forewall Battery ise 1544 yılında Kral V. James tarafından kurulmuş. Sağlam gözüken bir diğer yapı da Governor’s House (Yönetici Evi). 1742 yılında yapılan bu bina ziyarete açık değil.
Edinburgh Kalesi’nde birbirinden bağımsız iki ayrı askeri alay müzesi olan Regimental Müzeler var: The Royal Scots Dragoon Guards Museum ve The Royal Scots Museum. Bu müzeler, İskoçya tarihinin en eski iki askeri alayının anılarını anlatıyor. Özellikle İskoç kıyafetleri çok ilginçti. Sırada merdivenlerle inilen ve çok ilginç olan Prisons of War isimli hapishane vardı. 1758 yılında Fransa ile yapılan Yedi Yıl Savaşları’ndan sonra yakalanan korsanlar buraya hapsedilmiş. Buradaki en ilginç hikayelerden biri, 1805’teki Trafalgar Savaşı sırasında yakalanan 5 yaşında bir trompetçi çocukla ilgiliydi! Bir de 1842’de yapılan Military Prison (Askeri Hapishane) var, ancak burada ekstra bir özellik görmedim.
Küçük meydanın ortasındaki büyük, atlı Earl Haig Heykeli Bombaylı bir asil tarafından hediye edilmiş. One O’Clock Gun ise kalede yer alan diğer bir top. Bu top ile her gün (pazar günleri hariç) öğlen saat 1’de top atışı gerçekleşiyormuş. Denizcilerin saatlerini ayarlaması için yapılan ve ilk olarak 1861 yılında başlayan bu atış, gelenek haline gelmiş. Kalenin bir diğer kapısı da Foog’s Gate, üst kısma açılan ana giriş kapısıymış. Kale gez gez bitmiyordu! Artık vakit öğleye yaklaşmıştı ve hostele dönüp konaklama sorunumu çözmem gerekiyordu.
Royal Mile’ın Büyülü Sırları
Şehrin en merkezi yerinde, Princes Street’teki National Gallery of Scotland (İskoç Ulusal Galerisi), çok önemli eserleri barındıran ve hatta dünyanın en iyileri arasında gösterilen bir müze. Erken Rönesans döneminden günümüze dek gelen önemli sanatçıların (Botticelli, Raffaello, Titian, Monet, Van Gogh gibi) eserlerinin yanı sıra, Ramsay, Raeburn gibi önemli İskoç sanatçılarının eserlerini de görmek mümkün. Girişin ücretsiz olduğu bu galeriyi uzun uzun gezdim ve vakit kaybetmemek için sadece birkaç fotoğraf paylaşabiliyorum, siz de gezmeyi ihmal etmeyin. 1859’da halka açılan galeri, neoklasik bir mimariye sahip.
Vakitten kazanmak için hemen meydanda bulunan diğer müzeye yöneldim. Scottish National Gallery of Modern Art’ı kapanma saatine çok az zaman kaldığından hızlı gezmek zorunda kaldım. Modern Sanat Müzesi’nin de bulunduğu Princes Street, Edinburgh’un en hareketli caddesi. Burası, New Town bölgesinin en güney bölümünde yer alıyor. Edinburgh’un tarihi ve turistik ana merkezi Old Town (Eski Şehir) ve New Town (Yeni Şehir) olmak üzere iki bölümde toplanıyor. Gezmiş olduğum Edinburgh Kalesi, eski şehrin önemli simgelerinden olan Edinburgh Üniversitesi, Camera Obscura, Royal Mile’da sıralanan tarihi kilise St. Giles Katedrali, Holyrood Sarayı, Holyrood Parkı ve buraya yakın volkanik tepe Arthur’s Seat gibi pek çok yer Eski Şehir’de bulunuyor. Eski Şehir’deki her bir sokak ayrı bir dünya gibi ve ansızın karşınıza farklı bir tablo çıkıveriyor. Edinburgh’da bulunduğum sürece bu sokaklarda gezmelere doyamadım.
Ünlü yazar J.K. Rowling’in Harry Potter kitaplarını yazmış olduğu The Elephant House da Royal Mile civarında bulunuyormuş, ancak uzun süre aramama rağmen bir türlü burayı bulamadım, hayıflandım! Yeni Şehir’in kuruluşu da, “yeni” denmesine rağmen on sekizinci yüzyıldan itibaren yapılaşmaya başlamış. Bu bölgede daha çok alışveriş yapılabilecek ünlü mağazalar ve restoranlar bulunuyor. Bu iki bölgeyi birbirinden ayıran ve mutlaka görülmesi gereken cadde ise yürümeye başladığım Princes Caddesi. İskoçya’nın Oxford Street’i olarak kabul edilen ve özel araç trafiğine kapalı olan bu cadde, önemli alışveriş mağazalarına ev sahipliği yapıyor. Kale manzarasını en iyi bu caddeden görebildiğimi de eklemeliyim.
Yolda yürürken gayda çalan sokak sanatçılarını, restoranları, kafeleri, İskoçya’nın simgesi kiltlerden ve ekose kumaştan yapılmış bir sürü giyim eşyası ve aksesuarı görebileceğiniz hediyelik eşya dükkanlarıyla oldukça renkli bir cadde burası. Yeri gelmişken, İskoç erkeklerinin giydiği pileli, ekose kumaştan kısa etek Kilt’ten söz edelim. İskoçya’da özel günlerde giyilen bu etekler, ulusal gururun, aile ve klan ilişkilerinin önemli bir sembolüymüş. Kilt, İskoçlar için gücün, romantikliğin ve dramatizmin de en önemli sembolü. Kilt kostümü, ceket, yelek, gömlek, kravat, bel çantası, kilt iğnesi, dize kadar yün çorap, kurdele ve hafif takım elbise ayakkabılarından oluşuyormuş. Kilt giyilmesinin tarihçesi 1500’lü yıllara kadar gidiyor. Mağazalarda kilt fiyatlarının oldukça yüksek olduğunu gördüm. Bunlar set olarak da satılıyor ve bir yerde set fiyatının 900 pound civarında olduğunu görünce gözlerim yuvalarından fırladı!
İskoçya’da kullanılan poundun değeri TL’ye göre çok yüksek olduğundan, alışveriş yapmak gibi bir niyetim yoktu. Yine de vitrininde %70 indirim yazan ve outdoor ürünler satan bir mağazaya girmekten kendimi alamadım. Tabii ki bu girişimim 20 pound ödeyerek bir polar mont alımıyla sonuçlandı! Yürümeye devam ettim ve sağ taraftaki bir caddeye dönerek uzaktan gözüken St. Mary’s Katedrali’ni yakından gördüm. Gotik stilde, 19. yüzyılın sonlarında inşa edilen episcopal bir kiliseymiş ve koruma altına alınmış. Princes Caddesi’nin ters istikametine geri dönerek önce kale manzarası eşliğinde St. John’s Kilisesi’ni gördüm. Sonra yola devam ederek tren istasyonunu uzaktan da olsa görebildim. Edinburgh Waverley Tren İstasyonu’nun ismi, ünlü yazar Scott’un Waverley romanlarından geliyormuş. Yazarlara, edebiyatçılara böyle sahip çıkılması çok güzel! Tren istasyonu, dar bir vadiye konuşlanmış ve ülkenin ikinci büyük tren istasyonuymuş.
Edinburgh’daki ikinci günümde Princes Caddesi’nin yukarı kısmını keşfetmeye çalıştım. Önce Scott Monument karşısında bir süre mola verdim. Scott Anıtı, Princes Street’te yer alan çok büyük ve görkemli bir anıt. Victorian Gotik tarzda inşa edilmiş taş bir kule olup, 1832 yılında ölen ünlü İskoç yazar Sir Walter Scott‘ın anısına 1846 yılında inşa edilmiş. Dünyada bir yazara ithaf edilen ikinci en büyük anıt olarak tarihe geçmiş. Anıtın tam ortasında yazarın bir heykeli var ve Scott Anıtı üzerinde de ayrıca 68 adet heykelcik bulunuyor. Bu anıtın tepesine 5 pound ödeyerek çıkılabiliyor. Spiral bir merdivenle tırmanılan anıttan, yaklaşık 62 metre yükseklikten, 288 basamak sonra muhteşem bir Edinburgh manzarası izlenebiliyor.
Scott Monument’in bulunduğu alan East Princes Street Gardens olarak adlandırılırken, İskoç Kraliyet Akademisi ve sanat galerisi olan National Gallery’nin diğer tarafı West Princes Street Gardens olarak biliniyor. Caddede bir kısmı otele çevrilen çok güzel tarihi binalar da bulunuyor. 1897 yılında açılan tarihi Kuzey Köprüsü’nden geçerek Eski Şehir’e doğru yürüdüm. Ağzım bir karış açık, başka bir dünyaya gitmişim gibi çevremi seyrediyordum. En sonunda Royal Mile’a ulaştım. Royal Mile, Edinburgh Kalesi’nden başlayıp Holyrood Sarayı’na kadar uzanan yaklaşık 2 km uzunluğunda bir yol. Şehrin turistik caddesi ve tam bir açık hava müzesi görünümünde olan Royal Mile’da, 16, 17 ve 18. yüzyıldan kalma birçok yapı bulunuyor. Bir anlamda burası, İskoçya’nın tarihi başkentinin kalbi niteliğinde. Binaların arasında Arnavut kaldırımlı çıkmaz sokaklar ve dar merdivenlerle birbirine bağlanan gizli bir dünya bulunmakta. The Real Mary King’s Close ya da the Scottish Storytelling Centre, St Giles Katedrali gibi tarihi binalar ve şehrin en iyi yeme- içme mekanlarıyla burası, mutlaka görülmesi gereken bir yer haline geliyor.
Royal Mile’ın köşesinde Tron Kirk Kilisesi yer alıyor. 1647 yılında yapımı tamamlanan bu kilise, 1829’da çıkan bir yangın sonucu yanmış. Tron ismini, 18. yüzyılda burada bulunan tartı, baskül gibi aletlerden almış. Günümüzde ise turistler için danışma ofisi olarak hizmet veriyor. Caddenin alt taraflarına doğru Edinburgh Üniversitesi’nin Holyrood Kampüsü’nü gördüm. Bu arada Edinburgh Üniversitesi’nden telefonun mucidi Alexander Graham Bell, penisilinin mucidi Alexander Fleming ve Sherlock Holmes karakterinin yaratıcısı Sir Arthur Conan Doyle gibi birçok ünlü kişinin mezun olduğu belirtiliyor.
Yolun en sonunda sağ tarafta kalan değişik dizaynıyla Parlamento Binası’nı ve hemen karşısında bulunan Queen’s Gallery’yi sabahın erken saatlerinde görmüş oldum. Hedefim, bu güzergahtan yürüyerek Arthur’s Seat Tepesi’ne ulaşmaktı. Holyrood Park’ın büyük bir bölümünü oluşturan tepelerin ana zirvesi olan Arthur’s Seat, Edinburgh’un panoramik manzarasını görmek için ideal bir yer. Sönmüş bir yanardağ zirvesinde, deniz seviyesinden 251 metre yükseklikte yer alan rüzgarlı bir tepe. Tarihi yaklaşık 2000 yıl öncesine dayanan dört tepe kalesinden biri olarak gösteriliyor. Caddeden yukarıya kestirme giden bir patika yol keşfettim ve hızla tırmanmaya başladım. Yukarıya çıkış çok da yorucu değildi. Günün bu erken saatinde benim gibi tırmananlar da vardı. Tek başıma olsam da ıssızlıktan hiç ürkmedim. En tepeye ulaştığımda Edinburgh ayaklarımın altındaydı!
Tepeden indikten sonra sırada olan Parlamento Binası’nı rehber eşliğinde ücretsiz gezebileceğimi öğrendim. Dönüş yolum üzerinde olduğundan hemen içeri girdim. 414 milyon pounda inşa edilen binanın dış cephesi oldukça ilginç yapılmıştı. Girişte kimse bir şey sormuyor, sadece x-ray cihazından geçiyorsunuz. Binanın dışı gibi içi de oldukça değişik tasarlanmıştı. İçeri girdiğimde bir görevli beni karşıladı ve kısa bir açıklama yaparak rehberli bir grubun kısa bir süre sonra tura başlayacağını söyledi. Şansımıza o gün genel kurul salonunda bir toplantı olduğundan salonu görüp hatta toplantıyı da izleyebilecektik. Rehberimiz önce lobide bizi bir sergi masası etrafında toplayarak İskoç seçim sistemi, partiler ve bulunduğumuz bu bina hakkında oldukça detaylı bilgiler verdi. Dünyanın öbür ucundan gelip İskoç Parlamentosu’nun toplantısını izleyebilme şansını bulmak heyecan vericiydi.
Parlamentonun hemen karşısında Holyrood Palace bulunuyor. İngiltere kraliyet ailesinin İskoçya’daki resmi ikametgahı olan Holyrood Sarayı, 16. yüzyıldan bu yana resmi davetlere ve törenlere ev sahipliği yapıyormuş. Sarayın tarihe geçişinin en önemli sebebi ise Mary Stuart’ın zaman zaman burada ikamet etmesi. Giriş ücretinin 14 pound olduğunu görünce nedense burayı gezesim gelmedi. Sarayın diğer tarafında ise Holyrood Park uzanıyor. Holyrood Parkı, çok sayıda tepe ve bazalt kayalıktan oluşan 650 dönümlük büyük bir arazi. 12. yüzyılda avlanma sahası olarak kullanılıyormuş. Benim vaktim kısıtlı olduğundan bu parkta sadece Arthur’s Seat’e çıkabildim.
Royal Mile üzerinden geri dönerken yol üzerinde bulunan tarihi Cannongate Kilisesi’ne girdim. 1691 yılında Parish Kilisesi olarak inşa edilen bu yapı, zamanının eşsiz bir örneği olarak gösteriliyor. Mavi sandalyeleriyle iç açıcı bir havası vardı. Kapının girişinde de Kral David’in hikayesine atfen geyik boynuzları ve bir haç yerleştirilmiş. Burada bir de mezarlık varmış, arka tarafında olduğu için ben gözden kaçırdım. Canongate Mezarlığı, İskoçya’nın önemli şairleri Robert Burns ve Robert Fergusson ile de yakından ilişkiliymiş. Hatta Burns’ün ümitsiz aşkı Mrs Agnes McLehose (“Clarinda”) da burada gömülüymüş. Kilisenin hemen önünde kaldırıma, trajik şekilde ölen Robert Fergusson’un bir heykeli de yerleştirilmiş.
Yolun biraz ilerisinde sarı renkli, canlı mimarisi ile Museum of Edinburgh bulunuyor. 16. yüzyılda inşa edilen bu tarih müzesinde, İskoçya’nın geçmiş dönemlerden günümüze kadar geçirdiği değişim görülebiliyor. Ücretsiz olarak ziyaret edilen müzede, çok çeşitli hikayeler eşliğinde sunulan objelerle, animasyon gösterileriyle ve interaktif sergilerle her yaştan kişi ağırlanmakta. Royal Mile boyunca çok değişik ve birbirinden güzel binalar göz alıyor. Caddenin kendisi de, her sokağı her bölgesi de görülmeye değerdi.
Cadde çok turistik olduğundan yol boyunca sayısız turistik eşya mağazası bulunuyor. Ayrıca İskoçya viskisiyle de dünyaca biliniyor olduğundan turistlere yönelik viski mağazaları da açmışlar. Bunlardan birine girdiğimde, çeşit çeşit boy ve türde sıralanan bir viski dünyasına girmiş oldum. Ancak fiyatları bana yüksek geldi. Şehirde Whisky Experience Turları da düzenleniyormuş. Bu turlarda viski yapımı anlatılıyor ve viski tadımı yapılıyormuş. Kalenin hemen yanında The Scotch Whiskey Experience bulunuyor. Benim ilgi alanımda olmasa da, viski sevenlere bu tur özellikle tavsiye olunur.
En sonunda High Street üzerinden St. Giles Katedrali’nin olduğu meydana kadar geldim. Burası 1124 yılında inşa edilen ve 16. yüzyılda İskoçya’nın reform hareketinin odak noktasını oluşturan tarihi bir katedralmiş. Şehrin en ünlü tarihi yapılarından biri olan Katedral, kendine özgü mimarisi ve çan kulesi ile büyük ilgi görüyor. Dünya Presbiteryen Ana Kilisesi olarak kabul edilen kilise, halen konserlere, sergilere, törenlere ve toplantılara ev sahipliği yapıyor. Giriş ücretsiz, ancak fotoğraf çekmek için 2 pound ödemeniz gerekiyor. Bence kilisenin en ilginç bölümü güney-doğu köşesinde bulunan Thistle Şapeli; buraya giderseniz mutlaka görün derim. Şapel, 1911 yılında inşa edilmiş ve tavanı, duvarları ve ahşap sandalyeleri ile olağanüstü bir işçilik sergileyen bir oda. Katedralin içinde John Knox’a ait çok büyük bir heykel de bulunuyor. Katedralin hemen köşesinde de İskoçyalı, dünyaca ünlü filozof, ekonomist ve “Ulusların Zenginliği”nin yazarı Adam Smith’in bronz heykeli bulunuyor.
St. Giles’in batı girişinin tam karşısında kaldırım üzerinde mozaiklerden bir kalp şekli yapılmış. Heart of Midlothian ismi taşıyan bu kalp, 1400’ler civarında burada bulunan ve 1817’de kaldırılan Edinburgh hapishanesi, mahkemesi ve çeşitli belediye binalarının giriş yerini işaret ediyormuş. Bazı insanlar buradan geçerken hala eski hapishaneyi ve kamu otoritesini aşağılamak için bu kalp şeklinin ortasına tükürüyormuş! Bu bölgede bulunan bir diğer önemli heykel de 1711-1776 yıllarında yaşamış, İskoç Aydınlanmasının önemli filozoflarından David Hume Heykeli. Bu heykel, Yüksek Mahkeme binasının önüne yerleştirilmiş. Hume’un sağ ayağının baş parmağını okşadığınızda, Hume’un öngörü ve bilgeliğinin size aktarılacağı yönünde bir inanış bulunuyormuş. Zaten parmak, dokunulmaktan pırıl pırıl olmuş!
Katedralin bulunduğu meydanda ve bu çevrede çok ilginç gösteri yapanları gördüm. Katedralin karşısında Parlamento Meydanı bulunuyor. Meydanın ortasında da Büyük İskender’in atı Bucephalus ile birlikte bir heykeli var. Mary King’s Close da Şehir Meclisi binasının altında yüzlerce yıldan sonra keşfedilmiş, efsaneler, masallar, perili evler, hayaletler ve cinayet hikayeleri ile ilginç bir yer. Yer altına kurulmuş evler ve sokaklardan oluşan Mary King’s Close, ürkütücü ve ilginç atmosferi ile görülmesi gereken turistik noktalar arasında. Önceliğim olmadığı ve zamanım da yetmediğinden burayı gezmedim. Yolun sağ tarafına girdiğimde Writers’ Museum’u (Yazarlar Müzesi) gördüm. Müze, İskoçya’nın üç dev yazarı Robert Burns, Sir Walter Scott ve Robert Louis Stevenson’ın yaşamlarına dair objeleri sergiliyor.
Bu müzeden çıktıktan sonra bu sefer caddenin sol tarafında kalan ve otobüs trafiğinin yoğun olduğu bir caddeye doğru döndüm. Önce çok güzel binası olan National Library of Scotland yani Milli Kütüphane binasını gördüm. Bu caddenin ilerisinde yine tarihi bir kilise olan Augustine United Church bulunuyor. Biraz ileride acıklı hikayesiyle meşhur olan Greyfriars Bobby isimli küçük köpek heykeli görülüyor. Olay 19. yüzyılda geçiyor ve Terrier cinsi bu köpek, sahibi öldükten sonra 14 yıl sahibini beklemiş. İyi şans getirdiğine inanıldığı için köpeğin burnu okşanıyormuş ve bu yüzden de parlamış. Heykelin bulunduğu yer Greyfriars Kirkyard, yani kilise ve mezarlığa çok yakındı. Mezarlık adeta bir park gibiydi, oturanlar ve çimlerin üzerine uzananlar bile vardı. George Harriet’s School da bu bölgede bulunuyormuş. Zaten Rowling de Hogwarts fikrini, aristokrat ve zengin çocukların gittiği George Harriet’s School’dan almış. Tom Riddle ismini de Greyfriars Kirkyard’da gezinirken bir mezar taşında gördüğünü söylemiş. Harry Potter hayranları için kaçırılmaması gereken bir bölge!
Yeni Şehrin Zarafeti ve Çarpıcı Manzaralar
Calton Hill’e gitmek için hızlıca Princes Caddesi’ne yürüdüm. Caddenin doğusunda yer alan Calton Hill, UNESCO Dünya Miras Listesi’nde bulunuyor. Önce Princes Caddesi’nin sağ tarafında kalan Old Calton Burial Ground isimli bir mezarlığı gezdim. Ünlü filozof David Hume olmak üzere pek çok tanınmış kişinin mezarı buradaymış. Caddeden devam ederek sol tarafta kalan dik merdivenleri tırmanmaya başladım. Bu kadar yükseğe tırmanınca şehir adeta ayaklarımın altında süzülmeye başladı.
Calton Hill’in Panoramik Rüyası
Tepede olan sadece muhteşem bir Edinburgh manzarası değil. Ulusal Anıt olarak adlandırılan çok büyük ve tamamlanmamış bir Atina Akropolü gökyüzüne doğru süzülüyor. Napolyon’un Waterloo’da yenilmesinden bir yıl sonra 1816 yılında başlanan bu akropole, Napolyon savaşlarında ölenler için bir anıt bırakılmak istenmiş. Ancak yapımı için yeterince kaynak bulunamayınca bu şekilde yarım kalmış. Ancak bu haliyle çok popüler olunca, şimdi de halk tamamlanmasını desteklemiyormuş. Bunun dışında tepede iki gözlemevi bulunuyor; biri 1792’de inşa edilen Eski Gözlemevi, diğeri ise 1818’de inşa edilen Şehir Gözlemevi. Trafalgar’da büyük zafer kazanan İngiliz Amirali Nelson için de bir anıt var. 30 metre yüksekliğinde olan Nelson Anıtı 1807 yılında inşa edilmiş. Her yıl ölüm günü olan 21 Ekim’de bu anıttaki denizci bayrakları yarıya indiriliyormuş. İskoçyalı filozof Dugald Stewart Anıtı ve 15. yüzyıldan kalma, dünyayı gezmiş tarihi bir top da burada görülebilir.
Edinburgh’un Gizli Köşeleri ve Canlı Yaşamı
Princes Caddesi üzerinden geri dönmeye başladım. Ara sokaklara girip çıkıyordum. Böyle sokaklara girip çıkarken meğer şehrin en ilginç bölgesine gelmişim: Cowgate. Holyrood ve Royal Mile’a paralel uzanan, ucuz barların, hostellerin ve kulüplerin bulunduğu bir yer. IV. George Köprüsü’nün yanı başındaki binada duvara toslamış inekleri görünce Cowgate bölgesinde olduğumu anladım! Akşamları pek de güvenilir bir yer olmadığı söylense de, çevredeki objelerden ve dizayndan eğlenceli bir yer olduğu anlaşılıyor. Hatta ünlü Trainspotting filminin birkaç sahnesi de burada geçiyormuş.
Köprünün altından geçerek biraz daha yürüdüğümde Grassmarket’e, yine çok turistik bir bölgeye ulaştım. Grassmarket, Orta Çağ’da at, sığır gibi büyükbaş hayvan pazarıymış ve aynı zamanda halka açık idamların gerçekleştirildiği bir meydan olmuş. Günümüzde ise kafelerin, restoranların, pubların, barların, hediyelik eşya dükkanlarının bulunduğu eğlenceli bir bölge haline gelmiş. Meydandaki Orta Çağ mimarisiyle yapılmış binalar, muhteşem açıdan görülen kale manzarası ve şehrin en çok sevilen bölgelerinden biri olması nedeniyle, hareketli ve rengarenk hali burayı eşsiz bir yere dönüştürmüş. Grassmarket’ten kalenin görünüşü de başka güzel!
Biraz dinlendikten sonra bu sefer Meydan’a açılan Victoria Caddesi’ne doğru yürüdüm. Aman nasıl güzel bir cadde öyle anlatamam! Bu renkli binalar size biraz fikir verecektir diye düşünüyorum. Artık akşam olmaya başlamıştı ve hostele yakın olduğu için Princes Street Gardens yani parkı gezmek istedim. Güzel parkta gençler çimlere uzanmış, çocuklar oynuyor, piknik yapanlar, banklarda gazetesini, kitabını okuyanlar ne ararsanız var. Çok bakımlı olan parkta çok sayıda heykel de bulunuyor. Restore edilmekte olan ancak gördüğüm kadarıyla çok renkli ve değişik olan bir havuz da var.
Edinburgh’taki son günümde, hostelin yakınlarındaki Rose Street, Thistle Street ve George Street civarından biraz söz edelim. New Town bölgesinde bulunan ve araç trafiğine kapalı olan Rose Street ve Thistle Street, küçük butiklerin yanı sıra pek çok bar ve kafeye ev sahipliği yapıyor. George Street’te ise ünlü giyim mağazaları ve mücevher mağazaları bulunuyor. Bu bölgede ilgilenenler için Hard Rock Cafe de var. Yine George Street üzerindeki The Dome’a da mutlaka uğrayın derim. Çok pahalı bir bar ancak adı üstünde içindeki kubbesi kesinlikle görülmeye değer. Burası ilk olarak 1847 yılında İskoçya Ticaret Bankası’nın merkezi olarak inşa edilmiş. Buranın yakınlarında tarihi eski olan St Andrew’s ve St George’s West Kilisesi bulunuyor.
Son olarak, Edinburgh’tan ayrılacağım sabah görmek istediğim ancak gezemediğim Scottish National Portrait Gallery’den (Ulusal Portre Müzesi) söz etmek istiyorum. Saat 10’da açılacağı için otobüs terminaline gitmeden önce 30-45 dakika kadar gezebileceğimi planlamıştım. Hostelden doğruca müzeye gittim. Tam kapıdan içeri doğru girmeye yeltenmiştim ki görevli beni durdurdu ve içeri sırt çantasıyla giremeyeceğimi söyledi. Emanet eşya dolapları vardı ve eşyalarımı bırakmak için 1 pound ödemek gerekiyordu. Ne yazık ki yanımda bozuk para yoktu ve resepsiyondakilere para bozdurup bozdurmayacaklarını sordum. Kabul etmediler ve çevrede öyle para bozduracak, alışveriş yapacak hiçbir yer yoktu. Büyük bir hüsranla oradan ayrılmak zorunda kaldım. Ben gezemedim ama kısaca bilgi verirsem gidenler için belki faydası olur: Galeri, İskoçya’nın kahramanlarına adanmış ve 1889 yılında halka açılan dünyadaki ilk portre galerisiymiş. Mary Queen’i, Prens Charles, Edward Stuart ve Robert Burns gibi ünlü tarihi şahsiyetlerin yanı sıra, bilimde, sporda ve sanatta öncü olan kişilerin portreleri de yer alıyormuş.
Lezzetler ve Kültürel Dokunuşlar: Edinburgh Mutfağı ve İskoç Viskisi
İskoç yemekleri de oldukça sağlıklı diyebilirim. Hayvancılık ve tarım son derece gelişmiş. Ancak ucuz mu derseniz, bu soruya maalesef “evet” diyemeyeceğim. İskoçya’nın en ünlü yemeği haggis, kuzunun karaciğer, kalp, akciğer gibi iç organlarına soğan, yulaf ezmesi, iç yağı, çeşitli sebze ve baharatlar eklenerek hazırlanan iç harcın kuzunun işkembesine doldurulup birkaç saat kısık ateşte pişirilmesiyle yapılıyormuş. Ben tadamadım ama deneyenler çok beğeniyor! Ana yemeklerde, İskoçya’nın Aberdeen Angus adlı sığır türü ile yapılan yemekler öne çıkıyormuş. Balıklar ise İskoç usulü tütsüleme yöntemiyle servis ediliyormuş.
Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Edinburgh’da da Türk restoranları bulunuyor. Bunlardan birisi Royal Mile’ın sonuna doğru giderken sol tarafta kalan Truva Cafe isimli bir yer. Damak tadı yabancı tatları kaldırmayanlar için önerilebilir. İskoçlar tatlı konusunda da oldukça iyiler. Özellikle Abernethy bisküvileri, cranachan, ecclefechan ve sıcak marmelat sosu ile servis edilen kuru meyve, portakal parçaları, viski ve badem ezmesi katılarak yapılan Dundee cake mutlaka denenmesi önerilen tatlılar arasında sayılıyor.
İçeceklere gelince, İskoçya deyince hemen akla viski geliyor! Viski üretimi ve viski çeşitleri açısından dünyada bir numara. İskoçlar hem üretiyor hem de doya doya içiyorlar. Bu arada birayı da unutmayalım. Ünlü İskoç publarında İskoç yerel biraları yanı sıra İngiliz ve İrlanda biralarını da deneyebilirsiniz.
“Edinburgh Gezi Rehberi: İskoçya’nın Başkentinde Tarihin ve Büyünün İzinde” gibi diğer içeriklerimiz için keşfet kategorimize göz atabilirsiniz.
Ceren’den Edinburgh Gezi İpuçları
- Konaklama Çözümlerine Dikkat: Benim başıma geldiği gibi, hostel veya otel rezervasyonunuzu yaptıktan sonra giriş şifreleri veya anahtar teslimat bilgileri gibi detayları mutlaka önceden kontrol edin. Özellikle geç saatlerde varacaksanız, iletişime geçeceğiniz bir numara veya acil durum planınız olsun.
- Müze ve Kale Ziyaretleri için Planlama: Edinburgh Kalesi gibi popüler yerlere sabah erken gitmek, uzun kuyruklardan kaçınmak için harika bir fikir. Ayrıca, Ulusal Portre Galerisi örneğinde olduğu gibi, bazı müzelerde büyük çantalarla giriş kısıtlaması olabiliyor. Yanınızda bozuk para bulundurarak kilitli dolapları kullanmaya hazırlıklı olun ya da küçük bir çanta tercih edin.
- Bütçe Dostu Şehir İçi Ulaşım: Havaalanından şehir merkezine ulaşım için Airlink 100 otobüsleri pratik ve uygun fiyatlı bir seçenek. Şehir içinde ise Old Town ve New Town bölgeleri arasında yürüyerek gezmek hem keyifli hem de oldukça kolay. Böylece hem cebinizden tasarruf edersiniz hem de sokakların gizli güzelliklerini keşfedersiniz.
- Alışveriş ve Fiyatlar: Pound kuru bizim için yüksek olduğundan, alışveriş yaparken dikkatli olmakta fayda var. İndirimleri takip edebilir veya küçük, yerel hediyelik eşyalara yönelebilirsiniz. Özellikle İskoç viskisi fiyatları gözünüzü korkutabilir, ancak tadım turları uygun fiyatlı seçenekler sunabilir.
Edinburgh’u her yönüyle çok sevdim. Burada çok yağmur yağdığından uzun süre sokaklarda dolaşamayacağımı düşünmüştüm. Şansıma hava gezmek için çok uygun olunca, şehri gezmelere doyamadım. İskoçya’nın bu büyülü başkentini keşfederken, tarihin ve efsanelerin iç içe geçtiği sokaklarında kendimi adeta bir masalın içinde hissettim. İskoçlar gerçekten bugüne kadar tanıdığım en özgür ruhlu ve sıcakkanlı insanlardan bazılarıydı.
Umarım bu Edinburgh Gezi Rehberi, sizin de kalbinizi bu harika şehre açar ve bir sonraki seyahatinizi planlarken size ilham verir. Siz de bu büyüleyici şehri deneyimlediniz mi? En sevdiğiniz köşe neresiydi? Yorumlarınızı bekliyorum!
İlginizi çekebilecek diğer içeriklerimiz:
Patagonya Gemi Turu Macerası: Dünyanın Sonuna Yolculuk Rehberi
Avignon Gezi Rehberi: Orta Çağ’ın Büyülü Labirentinde Bir Papalık Macerası
Sevilla Gezi Rehberi: Endülüs’ün Kalbinde Unutulmaz Bir Keşif
