1. Anasayfa
  2. Keşfet

İskoçya’nın Vahşi Kalbine Yolculuk: Highlands’in Gizemli Çağrısı ve Efsanevi Loch Ness!

İskoçya’nın Vahşi Kalbine Yolculuk: Highlands’in Gizemli Çağrısı ve Efsanevi Loch Ness!
0

Merhaba sevgili gezginler! Bugüne kadar birçok coğrafyayı adımladım, farklı kültürlerle tanıştım ama bazen öyle bir yer çıkar ki karşınıza, kelimeler bile kifayetsiz kalır. İşte **Kuzey İskoçya**, özellikle de Highlands bölgesi, benim için tam olarak öyle bir yerdi.

İskoçya, dağları, nehirleri ve gölleriyle zengin, denizin çepeçevre sardığı, adeta bir peri masalından fırlamış gibi muhteşem bir coğrafyaya sahip. Ülke, kuzeyden güneye üç ana bölgeye ayrılmış: dağlık ve büyüleyici **Highlands**, deniz seviyesine yakın Central Belt ve tepelik Southern Uplands. Nüfusun büyük çoğunluğu Edinburgh, Glasgow gibi şehirlerin bulunduğu Central Belt’te yaşasa da, benim kalbim vahşi kuzeyin ritmiyle çarptı.

Highlands, ülkenin kuzey ve batısında yer alan, yemyeşil ormanları, sakin gölleri ve coşkun nehirleriyle cennetten bir köşe adeta. Burası, bir zamanlar İskoçya’nın tarihi kalbiydi; nice savaşlara, mücadelelere tanıklık etmiş topraklar… Günümüzdeki ıssızlığına ve bakirliğine şaşırmamak elde değil. İngiliz baskısı ve doğanın çetin koşulları, bölge halkını endüstri devrimiyle birlikte şehirlere göç etmeye zorlamış. Ama iyi ki de öyle olmuş! İnsan elinin değdiği çoğu yer bozulurken, burası mucizevi bir şekilde el değmemiş, muhteşem kalmış.

Highlands‘in sessizliği, tertemiz havası insanı öyle bir dinlendiriyor ki, ruhunuz huzurla doluyor, içinizden şarkı söyleme isteği geliyor. Doğa fotoğrafçısıysanız, burası sizin için apayrı bir platform; gözünüzün yakaladığı her kareyi ölümsüzleştirmek isteyeceksiniz. Zaten İskoçya’yı kısaca yeşil ve suyun ülkesi olarak özetleyebiliriz. Her yer yemyeşil, adım başı göl, nehir veya şelalelerle karşılaşabiliyorsunuz. İngiltere’nin su ihtiyacının büyük bir kısmı bile buradaki kaynaklardan sağlanıyor. İskoçya bol yağmur alan bir bölge, hatta İngiltere’den bile daha fazla. Yazın bile bir anda hava değişip bardaktan boşanırcasına yağmur yağabiliyormuş. Şanslıydım ki, benim seyahatimde güneş yüzünü gösterdi, sadece Edinburgh’dan ayrıldığım gün hafif bir çiseleme vardı.

İskoçya, doğal güzelliklerinin yanı sıra, şatoları ve kaleleriyle de tarihi zenginliklere ev sahipliği yapıyor. Bir zamanlar soylu ailelerin evi olan bu kartal yuvası kaleler, bugün hem film endüstrisine ilham veriyor hem de ülke turizmine hizmet ediyor. Bu güzellikleri keşfetmek için Edinburgh veya Glasgow’dan günübirlik turlara katılabileceğiniz gibi, direksiyonu sağdan kullanmaya cesaretiniz varsa, benim gibi macera severler için araç kiralayarak dolaşmak en keyiflisi olabilir. Ancak bu defa ben, kendimi bir turun kollarına bırakmaya karar verdim.

İskoçya Highlands Gezisi Başlıyor: Yollarda Bir Gün!

Bir gün önce Royal Mile’daki bir seyahat acentasından 46 pound ödeyerek Loch Ness Turu’na kayıt yaptırmıştım. Sabah 8’de otobüsümüz caddeden hareket etti. Neredeyse dolu olan otobüste, arka taraflarda pencere kenarında bir yer kapıp hemen dışarıyı seyretmeye başladım.

Şoförümüz aynı zamanda rehberimizdi ve yol boyunca hem çevreyi tanıttı hem de İskoçya’nın tarihinden ve efsanevi hikayelerinden anlattı. Otobüstekilerin ülkelerini sorduktan sonra hiç İngiliz olmadığını öğrenince, sanırım daha rahat konuşacağını düşündüren bir espri yaptı!

Seyahat güzergahımız oldukça geniş bir alanı kapsıyordu: Loch Lomond ve Fort William üzerinden Inverness‘e kadar gidip **Cairngorms Dağları**’nın eteğinden ve Perth üzerinden Edinburgh’a dönecektik. Bu nedenle çoğunlukla otobüsten dışarıyı seyretmek durumunda kaldık, çünkü çok fazla mola veremedik.

Yol Üstü Durakları ve Efsanelerin Peşinde: Kelpies’ten Stirling’e

Edinburgh’un çok katlı binalarını geride bırakınca, daha sevimli müstakil evler görünmeye başladı. Glasgow yol ayrımını geçtikten sonra uzaktan **Kelpies** heykelleri belirdi! Hazırlıklı olmadığımdan fotoğraflarını çekememiş olsam da, bu devasa at başları gözümde canlanıyor. İskoçya’nın Falkirk’deki “The Helix” dinlenme alanının bir parçası olan **The Kelpies**, çelik konstrüksiyondan yapılmış 30 metre yüksekliğinde iki dev at kafası. Masallarda anlatılan, İskoçya efsanelerinde at şeklinde beden bulmuş 10 at gücündeki su perilerini ve **Highlands**’in sert doğasını temsil ediyorlar. 2014 yılında açılan 600 ton ağırlığındaki bu heykellerin özellikle gece aydınlatılmış hallerinin farklı bir güzelliği olduğunu duydum.

Falkirk’ü geçip bir süre yol aldıktan sonra tarihi **Stirling** kasabasına ulaştık. Forth Nehri kıyısında yer alan bu Orta Çağ kasabası, büyük bir tepe üzerindeki **Stirling Kalesi** ile ünlü. Edinburgh’a yaklaşık 80 kilometre uzaklıkta. Kasabaya hakim iki tepeden birinde **Stirling Kalesi**, diğerinde ise **William Wallace Anıtı** bulunuyor. Ne yazık ki, **Stirling Kalesi** otobüsün diğer tarafında kaldığı için fotoğrafını çekemedim, ama rehberimizin anlattıklarıyla gözümde canlandı. Burada tarihi bir zaferin kazanıldığı meşhur bir köprü de varmış.

Eğer siz **Stirling**’e özel bir gezi planlarsanız, mutlaka görmeniz gereken yerler var:

  • Dunblane Katedrali: 12. yüzyıldan kalma bu Orta Çağ kilisesi, geleneksel olmayan hayvan kabartmaları ve muhteşem vitray pencereleriyle görülmeye değer.
  • Falloch Şelalesi: Kısa bir yürüyüş mesafesinde, muhteşem manzarasıyla sizi bekliyor.
  • Stirling Kalesi: İskoçya’nın en önemli kalelerinden biri! Bir zamanlar İskoç kraliyet ailesine ev sahipliği yapmış. Kostümlü anlatıcılar, kalenin derinliklerinden çıkan iskeletler ve duvarlardaki gizli şifreler burayı etkileyici bir atmosfere bürümüş. 1300’lerde İngiltere Krallığı’na karşı büyük zaferler kazanan ve İskoçya tacını giyen **Robert Bruce**, “Cesur Yürek” filminde hayatı canlandırılan **William Wallace** ve İskoç Kraliçesi **Mary Stuart** ile meşhur olan bu kalenin mutlaka gezilmesi öneriliyor. Keşke biz de gezebilseydik!
  • William Wallace Anıtı: İskoçya’nın en sevilen kahramanı Sir **William Wallace** için Abbey Craig tepesine dikilmiş bu anıt, adeta bir müze gibiymiş. Wallace’ın kılıcı gibi önemli eşyalar sergileniyormuş. Uzun boylu olduğu ve Robin Hood efsanesine kaynaklık ettiği söylenen Wallace’ın son sözü “Özgür İskoçya” olmuş.
  • Eski Şehir Hapishanesi: 1800’lerden kalma bu ilginç yerde, her yaştan ziyaretçiye hapishane oyunu oynatılıyormuş.
  • Smith Sanat Galerisi ve Müzesi: Müzede dünyanın en eski futbolu gibi çok ilginç eşyalar sergileniyormuş.
  • Doune Kalesi: “Game of Thrones”, “Winterfell”, “Monty Python and the Holy Grail” ve “Outlander” gibi hit serilerde kullanılan 14. yüzyıldan kalma bu kale, muhteşem Loch Lomond manzarası ve Orta Çağ ruhunu yansıtan dekorasyonuyla görülmeyi hak ediyor.
  • Deanston Distillery: **Whisky tadımı** yapmak isteyenler için harika bir durak.

Anlayacağınız, bu taraflara en az 4-5 gün ayırmak gerekiyor. Bizim gibi günübirlik bir turla sadece uzaktan görme şansımız oldu.

Yeri gelmişken, bu viski konusuna da şöyle bir değinelim. İskoç viskisinin özelliği sadece arpa maltından yapılmasıymış. Amerikan viskileri ise arpanın yanı sıra mısır, buğday, çavdar veya maltlanmamış arpa kullanılarak da yapılabiliyormuş. İskoç viskilerinin bir diğer özelliği de **Highlands** bölgesindeki inanılmaz derecede saf ve lezzetli kaynak sularının kullanılması. Hatta viski üreticilerinin neredeyse tamamı damıtımhaneleri bir akarsuyun yanı başına konumlandırmış. İskoçya’da yaklaşık 150 civarında damıtımhane var ve bazıları sadece randevuyla gezilebiliyor. Turların gezdirdiği damıtımhanelerde önce viskinin öyküsü anlatılıyor, sonra imalat aşamaları gösteriliyor ve en sonunda tadım yaptırılıyormuş. Bizim turun kapsamında viski gezisi olmadığından, otobüsten binalarını görmekle yetindik ve yola devam ettik.

Film Karelerinden Fırlamış Manzaralar: Loch Lomond’dan Glencoe’ya

Aberfoyle’un eşsiz manzaraları ve rehberimizin anlatımı eşliğinde yolculuğumuz devam etti. Kısa bir süre sonra Kilmahog’a ulaştık ve ineklerle koyunların olduğu bir çiftlikte mola verdik. Uzun tüyleriyle meşhur **İskoç inekleri** (Highland cows) gerçekten çok değişik ve sevimli görünüyorlardı. Şansımıza o gün hava pırıl pırıldı ve kır manzarası muhteşemdi. Tertemiz havası, yemyeşil çayırları ve huzur verici sessizliğiyle köy büyüleyiciydi. Buradaki hediyelik eşya mağazasını da gezdim; İskoç yünleriyle yapılmış giysiler çok kaliteli ama bir o kadar da pahalıydı.

Ardından, gözümün gördüğü manzaralar beni benden alıp götürdü diyebilirim! Fort William’ın batısında, Glenfinnan kasabasının hemen kuzeyinde bulunan **Glenfinnan Viyadüğü**, bulunduğu yer itibarıyla başlı başına görülesi bir manzara sunuyor. Ancak bu viyadoğu asıl meşhur eden, Harry Potter filmlerinde kullanılan buharlı trenin (The Jacobite, yani bilinen adıyla Hogwarts Ekspresi) üzerinden geçmesi olmuş. Burası artık “Harry Potter Köprüsü” olarak da biliniyor ve filmler sayesinde **Highlands**’in engebeli ama bir o kadar da güzel doğası tüm dünyaya tanıtılmış. Bir film nelere kadir görüyorsunuz!

Pencereden bir o yana bir bu yana bakarak seyrettiğim manzara doyumsuzdu. Otobüsün penceresinden “keşke hep burada yaşasam” dedirtecek manzaralar bizi bekliyordu. Cep telefonumla, arada cam olmasına rağmen çektiğim şu fotoğraflara bakın; o anki hayranlığımı anlatmaya yetiyorlar!

Britanya’daki göller arasında önemli bir tatlı su kaynağı olan **Loch Lomond** gölüne ulaştık. Göl, fiyordu andıran bir yapıda olduğundan bu yapıdaki göllere verilen genel bir ad olan “Loch” olarak adlandırılıyor ve üzerinde 30 civarında ada bulunuyormuş. Göl, merkezi İskoçya ile **Highlands** arasında bir sınır gibi kabul ediliyor. **Loch Lomond ve Trossachs Milli Parkı**, 2002 yılında kurulmuş ve buradaki ekosistem koruma altına alınmış. 36.4 km uzunluğunda, 1 ila 8 km genişliğindeki göl, doğu kıyısında **Ben Lomond** ve güneyinde çoğunlukla İskoç “Munro” yükseltileri olmak üzere tepelerle çevrili.

**Loch Lomond**, Britanya’daki en muhteşem doğal güzellikler arasında yer alan popüler bir tatil bölgesi. Müzikal bir film olan “Royal Wedding”deki “You’re All the World to Me” şarkısında “You’re Loch Lomond when autumn is the painter!” yani “Sonbahar ressam olduğunda sen Loch Lomond’sun!” denilerek ne kadar muhteşem bir betimleme yapılmış, değil mi? Milli Parkın çok farklı bir coğrafyası var: 21 adet Munro (tepeler), 2 orman parkı, 22 göl ve vahşi hayata ev sahipliği yapan 50’nin üzerinde özel doğa koruma alanı… **Loch Lomond** ve Milli Park’ta yapacak pek çok etkinlik bulunuyor: tarihi buharlı gemilere binerek gölde gezinti yapmak, kano ve kayak kiralamak, küçük köyleri gezmek, Rob Roy’un mezarını görmek, macera parkında eğlenmek, tırmanış yapmak veya bisiklet sürmek gibi. Biz tabi tüm bu güzellikleri otobüsün içerisinde izlemek durumunda kaldık ve yola devam ettik.

Biraz yol aldıktan sonra bu defa gezimizin en güzel yerlerinden biri olan **Glencoe Vadisi**’ne geldik. İki tarafı dağlarla çevrili, ortasında göl ve ırmaklar olan, yemyeşil ağaçların süslediği nefis bir yer. Özellikle “Braveheart” filmiyle çok ünlenen bu vadide, her mevsimde yürüyüş yapanları ve tırmanış yapanları görebiliyorsunuz. Glencoe köyü, Loch Leven’in kenarı ile meşhur vadinin ağzı arasına muhteşem bir şekilde konuşlanmış.

“Glen”, İskoç Galcesinde dar vadi demek. **Glencoe**, dağları ve nehirleriyle **Highlands**’ın en çok ziyaret edilen bölgelerinden biri. **Ben Nevis**, 1344 metre uzunluğuyla Britanya Adası’nın en yüksek dağı ve “The Ben” adıyla da biliniyor. **Ben Nevis**’in zirvesine dağcılar tırmanış yapabiliyormuş. Vadi ise İskoç dağcılarına ev sahipliği yapıyor ve tırmanış yapanlar ile hiking yapanlar arasında çok popüler. Vadinin adı burada bulunan Coe Nehri’nden geliyormuş. İskoçya tarihinde belki de en çok bilinen klan savaşı ve katliamı burada yaşanmış. 1692’de İngiltere Kralı’na bağlılık yemini etmekte geç davranan MacDonald Klanı mensuplarının büyük bir kısmı, Campbell Klanı tarafından **Glencoe Vadisi**’nde katledilmiş. Rehberimiz bize 300. yılına özel İskoç grubu Nazareth’in “Glencoe Massacre” adlı şarkısını dinletti. Şarkının sözleri dinleyen insanı bir an için o güne götürüyor, kralın ve adamların nasıl insanlık dışı bir suç işlediğini hatırlatıyordu. Haziran ayının sonunda olmamıza rağmen, dağların zirvesine yakın kar öbekleri görülebiliyordu.

Bir süre sonra artık deniz ve yelkenli görüntüleri eşliğinde **Fort William**’a ulaştık. Körfezde bulunan İskoçya’daki en uzun deniz göleti Loch Linnhe’nin en ucunda kurulan **Fort William**, hiking, trekking, climbing, skiing gibi outdoor sporlarının yapıldığı bir merkez. Kayak yapılabilen ve teleferikle çıkılabilen **Ben Nevis** dağı ve **Glencoe** çok yakında olduğu için özellikle tercih edilen bir kasaba. Burası, İskoçya’nın **Highlands** bölgesinde **Inverness**’ten sonra en büyük ikinci yerleşim yeri. Nevis ve Lochy nehrinin ağzında kurulmuş, görülmesi gereken çok güzel bir yer. Yakınlarda olan **Ben Nevis** ve Munro dağlarına trekking ve tırmanma turları düzenleniyormuş. İskoçya’nın popüler hiking rotaları olan “the West Highland Way” ve “The Three Lochs Way” rotaları burada bulunuyormuş. Teknelerin görüntüsü sanki bir tatil beldesine gitmişsiniz hissi uyandırıyor. Golf stream akıntılarının etkisiyle deniz suyunun sıcaklığı da denize girilebilme süresini uzatıyormuş. Güzel deniz manzaraları eşliğinde yola devam ettik, McAndie Court kasabasının içinden geçtik.

Gizemler Diyarı Loch Ness ve Kuzeyin Başkenti Inverness

Uzun yolculuğumuzun sonunda otobüsten inebildik ve Spean Bridge köyünde yemek molası verdik. Otobüsten inenler doğruca restorana koşarken, ben yanımda getirdiğim soğuk sandviçimi çıkarıp sadece 1.10 pound ödeyerek orta boy bir kahve aldım. Herkes yemeğinin hazırlanmasını beklerken, restoranın önündeki tahta sıralara oturarak yemeğimi çabucak bitirdim ve hemen çevre araştırmalarına başladım.

**Highlands**’de nereye giderseniz gidin, mutlaka 1800’lerin başlarında Thomas Telford tarafından yapılan köprülerle ve diğer yapılarla karşılaşıyorsunuz. Spean Bridge Köprüsü de 1819 yılında Spean Nehri üzerine inşa edilmiş. Spean Bridge çok ilgi çekici bir köy ve bu yüzden özellikle yaz aylarında burada çok yoğun bir trafik oluyormuş. Aslında **Highlands**’deki önemli şehirlere ve kasabalara giden yol ayrımı da tam burada bulunuyormuş. Köyün kendisi de çok güzel düzenlenmiş. Turistik olması nedeniyle büyük bir park alanı, Turist Danışma Merkezi ve yemeğimizi yediğimiz Spean Bridge Hotel, hepsi gelenleri ağırlamak için hazırlanmış. Spean Bridge aynı zamanda **Fort William**’a uzanan bir demiryolu istasyonuna da sahip. İstasyon binaları ise Eski İstasyon Restoranı’na çevrilmiş.

Köyün güneyindeki arazi ormanlık olmakla birlikte, kuzey tarafında **Ben Nevis** ve Aonach Mor’un muhteşem manzarasını ve sol tarafta The Grey Corries Sıradağları’nı görmek mümkün. Nehrin kuzey tarafındaki manzaraya muhteşem Kilmonivaig Kilisesi ve mezarlığı da eşlik ediyor. Biraz daha kuzeyde ise tepede Scott Sutherland tarafından dizayn edilen ve 1952 yılında buraya yerleştirilen Commando Memorial adında bronz bir anıt bulunuyormuş. Bu anıt, II. Dünya Savaşı’nda bu bölgede eğitim yapan elit komando birliklerinin birçok üyesini anmak üzere yapılmış. Komando Temel Eğitim Merkezi de Loch Arkaig’e doğru Achnacarry Kalesi’ndeymiş; şimdi yerinde muhteşem bir müze olan Clan Cameron Müzesi bulunuyormuş. Spean Bridge Oteli’nde de komandolar ve Lochaber’deki rollerine ilişkin eşya ve materyaller sergileniyormuş, bunları gördüm ama ilgimi çekmediği için bir kare fotoğrafını bile çekmemişim.

Yaklaşık bir saat kadar verdiğimiz mola sonrası yola devam ettik. Böylece, canavarı kendisinden daha ünlü olan ince uzun **Loch Ness** gölünün başında bulunan Fort Augustus’a ulaşmış olduk. Burası **Loch Ness**’in güneybatısında yer alıyor. Muhteşem manzaralar eşliğinde bisiklete binebilir veya en popüler yol olan Great Glen Way boyunca yürüyüş yapabilirsiniz. Ayrıca Caledonian kanallarının havuzlarında suyun yükselmesini izleyip gölde tekne turu yapabilirsiniz. Nakliye ve ulaşım için Atlas Okyanusu, üç göl ve 1882’de yapılan 60 mil uzunluğundaki Caledonian Kanalı ile **Inverness**’ten Kuzey Denizi’ne bağlanmış. Deniz taşıtlarının Loch Linnhe’den Atlantik Okyanusu’na geçişi, suyun kademeli yükseltilmesi ile sağlanıyormuş. Kanal, **Loch Ness** ve Kuzey Denizi arasında da geçit oluyormuş.

Nefis görüntüler eşliğinde sürdürdüğümüz yolculuğumuz, artık meşhur **Loch Ness**’i bir tarafına alarak devam etmeye başlamıştı. **Highlands** bölgesinde yer alan bir vadi set gölü olan **Loch Ness**, deniz seviyesinden 15.8 metre yukarıda, 56.4 kilometrekare alanı, 40 kilometre maksimum aralığı ve 230 metre maksimum derinliği ile İskoçya’nın ikinci en büyük gölü. Beş nehirden besleniyor.

Ancak bu gölün bu kadar meşhur olmasını sağlayan kahverengi suları ve eşsiz manzarası değil, bu gölde yaşadığı düşünülen **Loch Ness Canavarı** ya da kısaca **Nessie** adında gizemli bir yaratık olmuş! Canavar, yapılan birçok aramaya rağmen bulunamamış ama varlığına inananlar, onun gölün derinliklerindeki mağaralara saklandığını ve çamurlu sular yüzünden görülemediğini iddia ediyorlar. İlk kez altıncı yüzyılda görüldüğü rapor edilmiş olsa da, 1934 yılında Londralı bir jinekolog olan Dr. Robert Kenneth Wilson’ın çektiği fotoğraflarla dünyanın gündemine girmiş. Otoriteye karşı çıkanların canavara yem edilmek üzere asılması için gölün kenarındaki **Urquhart Kalesi**’nde göle doğru yerleştirilen “L” şeklindeki demir bir çubuk, bu gizemli canavar hikayesine nasıl inanıldığını göstermekteymiş.

Popülerliği her geçen gün artan **Loch Ness Canavarı** “Nessie” hakkında sayısız kitap yazılmış, belgesel ve dramatik filmler çevrilmiş, şarkılarda yer verilmiş ve hatta bilgisayar oyunları tasarlanmış. İskoçya ve özellikle **Loch Ness** civarında yaşayanlar, bu hikayenin ekmeğini yemeye devam ediyorlar. Çünkü **Nessie** artık tam bir ticaret metası haline gelmiş; oyuncaklar, anahtarlıklar, magnetler, tişörtler, kitaplar ne ararsanız her şeyin üzerinde sevimli görüntüsüyle **Nessie** resmi var. Bizde de Van Gölü canavarı hikayesi ortaya atılmıştı ama bırakın yabancı turist çekmeyi, kendi insanımız bile merak edip oraya gitmedi!

Gölün kenarında sürdürdüğümüz seyahatimize bir yol ağzında mola verdik. Bu arada şoförümüz ve aynı zamanda rehberimiz, gölde tekneye binmek isteyenlerin isimlerini toplamıştı. Gölde açık havada fotoğraf çekmek için 19 pound vermek istemediğimden tekne gezisine katılmadım. Otobüstekilerin yaklaşık yarısı geziye gitti. Rehber tekneye kadar onları götürdü ve kalanlara beklemesini söyledi. Bu arada otobüsümüz tam **Urquhart Kalesi**’nin üst kısmında durmuştu. Buradan güzel **Loch Ness** gölü manzarası eşliğinde kalenin birçok fotoğrafını çektim. **Urquhart Kalesi**, **Loch Ness Gölü** kenarında bulunan ve bir zamanlar İskoçya’nın en büyük Orta Çağ kalelerinden biri. 13. yüzyılda yapılmış, 14. yüzyılda İskoç Bağımsızlık Savaşı’nda önemli rol oynamış. Kale, zaman içerisinde çok fazla zarar görmüş ve en iyi durumda kalan kısmı 5 katlı olan Grant Tower olmuş. İskoçya’nın en çok ziyaret edilen kalelerinden biriymiş.

Rehberimiz geri döndükten sonra tekne gezintisine katılmayanları otobüse çağırdı ve göl etrafında bir süre gittikten sonra bir otelin önünde durduk. Clansman Hotel tam göl kenarındaydı ama arada çok işlek bir yol vardı. Yolun diğer tarafına da göl kenarına inilmemesi için telli bir bariyer çekilmişti. Tekne gezisine katılmadığımız için yaklaşık 1 saat bizi oraya hapsetmişlerdi resmen. Neyse ki çok büyük bir hediyelik eşya mağazası bulunuyordu ve ayrıca yemek yemek isteyenler için bir de restoran vardı. Mağazayı karış karış inceledim ve üzerinde “Highlands of Scotland” yazan resimli bir kupayı 5 pound ödeyerek aldım. Otelin girişindeki bir dondurmacıdan 2.40 pound ödeyerek dondurmamı aldım. Vakit gelince otobüse yerleşip teknelerin yanaştığı yere doğru gittik. Diğer yolcularımızın gelmesini beklerken çevreyi de görme fırsatımız oldu. Gelen tekneyi ve gölü de fotoğraflayarak gezimizin **Loch Ness** aşamasını da tamamlamış olduk. Tekrar otobüse bindik ve bundan sonra artık Edinburgh’a kadar hiç ayağımız toprağa değmedi.

Bir süre sonra zaten **Loch Ness**’e çok yakın olan **Inverness**’e vardık. Burası kuzeyin merkezi olarak bilinen, Avrupa’nın en hızlı gelişen şehirleri arasında yer alan ve **Highlands**’in en büyük şehri. Şehir, doğuda Ness Nehri’nin Kuzey Denizi’ne ulaştığı ağızda kurulduğundan bir sular şehri görünümünde. Tarihte iki büyük savaşa sahne olan şehir, Victorian tarzı yapıları ve viski imalatı ile meşhurmuş. Yürüyerek kolayca dolaşılabilecek şehirde Old High Church, St. Andrews Cathedral ve **Inverness Kalesi** gezilebilir. İlginç bir bilgi de Shakespeare’in ünlü eseri Macbeth’e konu olan İskoç kralı I. Macbeth’in kendisinden önce kral olan I. Duncan’ı **Inverness Kalesi**’nde öldürdüğü belirtiliyor. Şehri şöyle bir gördük ve yola devam ettik ve 1056 metre uzunluğunda olan Kessock Köprüsü’nün yanından geçtik.

**Inverness** şehrinin yakınlarındaki **Culloden Savaş Alanı**’ndan geçerken rehberimiz savaşla ilgili bilgiler verdi. **Inverness** yakınlarında bulunan “Culloden Moor” kırsal alanında, Fransız destekli olan ve Katolik kilisesinin yayılmasını isteyen Jakobit isyancı **Highland** İskoçları ile İngiliz Kraliyet ordusu ve onlara destek veren Lowland İskoç orduları arasında yapılan meydan savaşını 16 Nisan 1746 tarihinde İngiliz kraliyet ordusu kazanmış ve böylece isyan sona ermiş. **Culloden Muharebesi**, Britanya adasında yapılan son askeri çatışma olmuş ve İskoç milliyetçileri tarafından hala hazin bir şekilde anılmaktaymış.

Doğa manzaraları eşliğinde **Cairngorms Dağları**’na doğru yol aldık. Doğa Ana **Cairngorms**’a ayrıcalıklı davranmış. Neden mi? Çünkü burada Birleşik Krallık’ta bulunan en yüksek altı dağdan beşi ve 3000 feet’in üzerinde yüksekliğiyle 55 Munro bulunuyormuş! Milli Park’ta çok antik doğal ağaçların bulunduğu büyük bir orman, şelaleler ve vahşi hayvanlar görülebiliyormuş. Birleşik Krallık’ta kayak için tercih edilen yer burası. Ayrıca dağ bisikletçileri, yürüyüşçüler ve tırmanış yapanlar için özel rotalar belirlenmiş. Muhteşem manzarası konusunda zaten söylenecek söz yok.

**Cairngorms** dağlarından biri olan Ben Macdui Dağı ile ilgili gizemli bir hikaye de bulunuyor. Profesör Norman Collie’nin 1925’te yayınladığı kitabında, Ben Macdhui’nin zirvesinden geri dönerken arkasında sisler içinde tuhaf bir ses duyduğunu, seslerden ürktüğü için koşmaya başladığını ama sesin onu yine de takip ettiğini anlatmış. Böylece bugüne kadar devam eden ve üstüne birçok hikaye ve makale yazılan “Big Grey Man” (Büyük Gri Adam) efsanesi doğmuş. Bu gizemli ses kimilerine göre o dağda yaşayan bir yerli, kimilerine göre ise sisin yarattığı bir illüzyondan başka bir şey değilmiş.

Ceren’den Gezi İpuçları: Highlands’i Keşfetmek İçin Pratik Önerilerim

Kuzey İskoçya‘nın bu büyüleyici bölgesini keşfetmek isteyenler için kişisel tecrübelerime dayanarak birkaç önemli ipucum var:

  1. Zaman Ayırın: Benim bir günlük gezim biraz hızlandırılmış bir tur oldu. Bu bölgenin tadını çıkarmak, kırlarda gezinmek, kısa bir tırmanış yapmak veya doğanın sesleri altında konaklamak isterseniz, Highlands‘e en az 2-3 gün, hatta daha fazla zaman ayırmalısınız. Özellikle **Stirling** gibi tarih kokan kasabalar için ayrı bir planlama şart!
  2. Ulaşım Tercihinizi İyi Yapın: Sağdan direksiyon kullanmaya alışkın ve bağımsız gezmeyi sevenler için araç kiralama harika bir seçenek. Böylece istediğiniz yerde durup, dilediğiniz kadar vakit geçirebilirsiniz. Ancak benim gibi günübirlik ve birçok noktayı görmek isteyenler için rehberli otobüs turları da oldukça pratik ve bilgilendirici olabilir.
  3. Hava Durumuna Hazırlıklı Olun: İskoçya’nın değişken havası meşhur! Yaz aylarında bile güneşli bir günün bir anda yağmura dönebileceğini unutmayın. Yanınıza mutlaka su geçirmez bir ceket ve rahat yürüyüş ayakkabıları alın. Hava soğuk olmasa bile rüzgar etkili olabiliyor.
  4. Nessie’ye Hazırlıklı Olun (Ya da Olmayın!): Loch Ness‘i ziyaret ediyorsanız, **Nessie** temalı her türlü hediyelik eşyaya hazırlıklı olun. Eğer fotoğraf çekmek ya da tekne turuyla gölün gizemine yakından bakmak isterseniz, bütçenizi buna göre ayarlayın.

Gün sonunda yolculuğumuz Edinburgh’a son buldu. **Kuzey İskoçya** bölgesini kelimelere sığdırıp anlatmak gerçekten çok zor. Daha uzun zaman geçirmek, kırlarda gezinmek, kısa mesafe bir tırmanış yapmak, doğanın sesleri altında konaklamak isterdim. Doğayı seviyorsanız, Highlands denilen bu bölge tam size göre bir yer. Her an her yerde karşınıza çıkacak irili ufaklı gölleriyle, yemyeşil uzanan ova ve vadileriyle, billur gibi sularıyla her yandan fışkıran şelaleleriyle, değişik türde bitki örtüleri bulunan ormanlarıyla, ince ince süzülen çakıl taşlı dereleriyle, sıra sıra uzanmış taşlı veya ağaçlı dağları ve tepeleriyle, orijinal **İskoç inekleri**yle, koyunları ve keçileriyle, her an göz göze gelebileceğiniz geyik ve diğer hayvanlarla burası adeta el değmemiş, cennet misali bir bölge.

Eminim ki giderseniz, siz de benim gibi bu eşsiz coğrafyaya aşık olacaksınız. Bu büyülü topraklara benimle birlikte ışınlandığınız için teşekkür ederim! Sizin de **İskoçya** ile ilgili anılarınız veya sorularınız varsa, yorumlarda benimle paylaşmayı unutmayın. Belki bir sonraki maceramızda bu vahşi güzellikleri birlikte keşfederiz!

Merhaba! Ben Ceren Gezgin, dünyayı gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seven biriyim.Soy adım gibi gerçekten gezginim. Çocukluğumdan beri gezmeyi ve keşfetmeyi çok seviyorum. İlk kez 18 yaşında yurt dışına çıktım ve o günden beri farklı ülkeleri gezmeye devam ediyorum.Gezdiğim yerler arasında Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'dan ülkeler var. Gezdiğim yerleri ziyaret ederken sadece turistik yerleri değil, yerel hayatı da deneyimlemeye çalışıyorum. Yerel halkla tanışıyor, onların kültürlerini ve yaşam tarzlarını öğreniyorum.Gezilerimi ve deneyimlerimi fiyatinedir.net sitesinde paylaşıyorum. Sitede ülke rehberi, şehir rehberi, gezilecek yerler, konaklama, ulaşım ve yeme-içme gibi konularda bilgiler bulabilirsiniz.Dünyayı benimle tanımanızı çok isterim. Farklı kültürleri, farklı yaşam tarzlarını ve farklı güzellikleri keşfetmenize yardımcı olmak istiyorum.

Yazarın Profili

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir