Merhaba sevgili gezginler! Bugün sizi, Muğla’nın Fethiye ilçesine bağlı, her köşesi tarih ve hüzün kokan, adeta zamanın donduğu bir yere götürmek istiyorum: Kayaköy. Benim için burası sadece bir ören yeri değil, geçmişe açılan bir kapı, taşa işlenmiş bir hikaye. Hazır olun, bu etkileyici Hayalet Köy‘ün sessiz sokaklarında birlikte kaybolacağız!
Kayaköy’ün Geçmişi: Taşlara İşlenmiş Bir Hikaye
Kayaköy, antik çağlardan günümüze ulaşan zengin bir mirasın üzerinde yükseliyor. M.Ö. 3. yüzyıla ait lahitler, kaya mezarları ve kalıntılar, Likya Uygarlığı’nın Karmylassos şehrinin bu topraklara bıraktığı ilk izlerdi. Büyük İskender’den Romalılara, Menteşe Oğulları’ndan Osmanlı’ya kadar pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış bu bereketli topraklar.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde, 19. yüzyılın ikinci yarısında, Rumlar buraya yerleşerek güney Ege’nin en büyük Rum köyünü kurmuşlar. Levissi Köyü adını verdikleri bu yerleşimde, dağın yamacına komşu Türklerle bir arada, zanaat ve ticaretle uğraşarak sakin bir yaşam sürmüşler. Fethiye Kayaköy, o dönemde yaklaşık 6500 kişilik canlı bir nüfusa sahip, müreffeh bir beldeymiş.
Ne yazık ki, bu güzel komşuluk ve canlı yaşam 1923 yılındaki mübadele kararıyla son bulmuş. Rumlar, doğup büyüdükleri bu topraklara yüreklerini bırakarak ayrılmak zorunda kalmışlar. Onların yerine Batı Trakya’dan gelen Türkler yerleştirilse de, çoğu dağın yamacındaki bu evlerde kalmayı tercih etmemiş. Böylece Kayaköy, yaklaşık 100 yıldır insansız kalmış, hüzünlü bir hayalet şehre dönüşmüş.
Hayalet Köy’ün Sessiz Sokaklarında Bir Gezinti: Neler Gördüm?
Ben, 2020 yılının o güzel sonbahar sabahında, Köyceğiz’den yola çıkarak bu eşsiz deneyimi yaşadım. Kayaköy‘e ulaştığımda beni ilk karşılayan, çatısız, kapısız, penceresiz, sadece taş duvarlarıyla ayakta duran yüzlerce ev oldu. Burası, mübadelenin ve zamanın yıkıcı etkisinin en dokunaklı anıtlarından biri.
Ören yerinin girişindeki kafelerin olduğu düzlükte köyün panoramik manzarasını seyrederek bir yorgunluk kahvesi içtim. Ancak benim asıl amacım, bu terk edilmiş şehrin ruhunu hissetmekti. Müze kartımla veya cüzi bir giriş ücretiyle kapılardan geçip, Kayaköy‘ün dar, taş döşeli sokaklarına kendimi bıraktım. Yaz döneminde (1 Nisan-1 Ekim) 09:00-20:00, kış döneminde (1 Ekim-1 Nisan) 08:30-17:30 saatleri arasında her gün ziyaret edilebilir.
Girişte beni ilk karşılayan Panayia Pirgiotissa Kilisesi (Aşağı Kilise) oldu. Dış duvarları nispeten sağlam duran bu kilise, 1960’lara kadar cami olarak da kullanılmış. Maalesef içeriye giremedim, kapısı kilitliydi. Şehrin merkezinde yer alan Taxiarhis Kilisesi (Yukarı Kilise) ise daha harap durumdaydı ama yıkık duvarları arasından içeriyi gözlemlemek mümkündü.
Dağın yamacına özenle yerleştirilmiş evlerin hepsi, birbirinin manzarasını kapatmayacak şekilde planlanmış. Yaklaşık 350-400 civarında olduğu düşünülen bu 50 metrekarelik, iki katlı evlerde birinci kat genellikle kiler veya ahır olarak kullanılmış. Yağmur sularının sarnıçlarda biriktirildiği bu akıllı sistemler beni etkiledi. Ancak ahşap çatılar, kapılar ve pencereler doğanın ve zamanın tahribatına dayanamamış.
1957 depremi ve define avcılarının verdiği zararlar sonucunda bugün geriye sadece taş duvarlar kalmış. Harabe evlerin ocaklarından ve avlularından fışkıran incir ağaçları, bana ocağına incir ağacı dikmek
deyiminin bu topraklarda nasıl anlam bulduğunu düşündürdü. Gerçekten de, ocak tütsün diye beklenirken, incir ağaçları sarıvermiş evleri.
Müze görevlisinin tavsiyesiyle en tepedeki şapele doğru tırmanışa geçtim. Taş kaplı yollardan yaptığım bu yumuşak tırmanış, yorulmaya değerdi. Tepeden baktığımda, Hayalet Köy Kayaköy‘ün tüm manzarası ayaklarımın altındaydı. Bir yanda terk edilmiş şehir, diğer yanda ise yemyeşil yamaçların bittiği yerde masmavi Ölüdeniz‘in nefes kesen manzarası… İşte tam o an, bu kültürel keşif beni derinden etkiledi.
Kayaköy, 1988 yılında UNESCO tarafından Dünya Dostluk ve Barış Köyü olarak ilan edilmiş, hatta 2014 yapımı The Water Diviner filminin bazı sahneleri de burada çekilmiş. Bu hüzünlü atmosfer, Yeşilçam’ın korku filmi yönetmenlerinin de ilgisini çekmiş.
Kayaköy’e Ulaşım ve Pratik Gezi İpuçları
Fethiye merkeze sadece 14 km uzaklıkta olan Kayaköy‘e ulaşım oldukça kolay. Özel aracınızla Fethiye içinden veya Ölüdeniz üzerinden yaklaşık 25 dakikada ulaşabilirsiniz. Ayrıca Fethiye ve Hisarönü’nden kalkan sık minibüslerle de rahatlıkla buraya gelebilirsiniz.
Kayaköy‘ü gezmek için 2-3 saat ayırmanız yeterli olacaktır. Eğer vaktiniz varsa, 3 km uzaklıktaki Af Kule Manastırı’na patika yolda tırmanmayı veya 6 km mesafedeki Gemile Koyu’nun yeşil ve mavinin buluştuğu eşsiz manzarasını görmeyi düşünebilirsiniz.
Ceren’den Gezi İpuçları
- Konforlu Ayakkabılar Şart: Kayaköy‘ün taşlı ve engebeli sokaklarında uzun süre yürüyeceğiniz için kesinlikle rahat spor ayakkabıları tercih edin. Bol su ve güneş kremi de yanınızda olsun!
- Sonbahar ve İlkbahar İdeal: Bu tarihi yerleri gezmek için en ideal zamanlar sonbahar ve ilkbahar ayları. Özellikle kasım ayında ben harika bir deneyim yaşadım. Yaz sıcağında dolaşmak biraz yorucu olabilir.
- Yerel Lezzetlere Şans Verin: Köy girişindeki kafelerde ve restoranlarda mola verip, yöresel gözleme veya lezzetli yemeklerden tadabilirsiniz. Köy manzarasına karşı çay içmek paha biçilmez.
- Müze Kartınızı Unutmayın: Eğer Müze Kart’ınız varsa, Kayaköy‘e ücretsiz giriş yapabilirsiniz. Bu, Türkiye’deki pek çok kültürel gezi noktasında işinize yarayacaktır.
Muğla ve Fethiye, Türkiye’nin en çok turist çeken bölgelerinden. İster Fethiye’de, ister Köyceğiz’de konaklayın; yolunuzu Kayaköy‘den geçirmek çok kolay. Böylesine güzel bir yamaçta, özenle inşa edilmiş evlerin terk edilmiş, insansız ve hüzünlü kaderini görmek, onların sessiz hikayesini dinlemek kesinlikle değer. Bu kültürel keşfi listenize eklemeyi unutmayın!
Siz de Kayaköy‘ü ziyaret ettiniz mi? Deneyimlerinizi ve hislerinizi yorumlarda benimle paylaşın. Belki de bir sonraki gezi rotanız burası olur?
