1. Anasayfa
  2. Keşfet

Lizbon Gezi Rehberi: Okyanusun Akdeniz Ruhlu Başkentiyle Tanışın!

Lizbon Gezi Rehberi: Okyanusun Akdeniz Ruhlu Başkentiyle Tanışın!
0

Merhaba sevgili gezi tutkunları! Ben Ceren Gezgin ve bugün size kalbimin bir parçasını bıraktığım, beni kendine hayran bırakan bir şehri anlatacağım: Lizbon. Portekiz’in bu kadim başkenti, erken Orta Çağ’dan beri bir imparatorluk beşiği, dünya keşiflerinin başlangıç noktası ve elbette fado’nun memleketi. Atlas Okyanusu’nun kıyısında, Akdeniz ruhunu taşıyan bu yedi tepeli şehir, her köşesiyle ayrı bir hikaye fısıldıyor kulağınıza.

İstanbul’dan Türk Hava Yolları ile Lizbon’a uçuşum oldukça konforluydu. Lizbon Havaalanı’nın şehir merkezine bu kadar yakın olması beni şaşırttı. Bavullarım ağır olduğu için hiç düşünmeden taksiye atladım; yaklaşık 15 Euro tuttu ve bu paraya değdiğini düşünüyorum. Sonuçta Lizbon seyahatimin tadını çıkarmak için buradaydım, kalp krizi geçirmek için değil!

Havalimanından şehir merkezine gitmek için başka seçenekler de mevcut. Örneğin, Aerobus ile 3.55 Euro’ya Praça dos Restauradores, Rossio veya Praça do Comércio gibi merkezi noktalara ulaşabilir, hatta o gün içinde tüm otobüsleri kullanabilirsiniz. Daha da bütçe dostu bir alternatif olarak 44 numaralı şehir içi otobüsle 1.35 Euro’ya Praça dos Restauradores ve Cais do Sodré’ye gidebilirsiniz. Ancak eşyanız fazlaysa, benim gibi taksi konforunu tercih etmek isteyebilirsiniz.

Otelim, şehrin eğlence ve nabzının attığı Chiado ile Bairro Alto arasında yer alıyordu. Bu konum, Lizbon’u keşfetmek için harika bir başlangıç noktası oldu. Bavullarımı bırakır bırakmaz kendimi Lizbon’un sokaklarına attım. Hazırlandığım notlarda şehir için “doğanın bahşedebileceği tüm güzelliklere sahip” yazıyordu, ve inanın bana, bu ifade Lizbon’u tam olarak tanımlıyor.

Lizbon’un Kalbinde Bir Tur: Meydanlar, Sokaklar ve Gizli Köşeler

Malum, Lizbon yedi tepeli bir şehir. Bu durum, keşfinizi biraz daha heyecanlı kılıyor. Yokuşları inmek ne kadar keyifliyse, tırmanmak da o kadar zorlayıcı olabiliyor. Ama merak etmeyin, Lizbon’un gelişmiş ulaşım ağı sayesinde bu tepeleri aşmak çocuk oyuncağı. Metro, otobüs, tramvay, feribot ve hatta asansörlerle şehri kolayca gezebilirsiniz.

Ulaşım için harika bir ipucu: 24, 48 veya 72 saatlik Lizbon Kartı ile tüm toplu taşımadan ücretsiz yararlanabilir, birçok müzeye indirimli girebilirsiniz. Ben dört hatlı şehir tur otobüslerini tercih ettim, 25 Euro civarındaydı ve tüm şehri görmemi sağladı. Belem, Tagus ve Olipso turlarını kapsıyordu, sadece kaleye tramvayla çıkmanız gerekiyor.

Gezime, belki de Avrupa’nın en cazip meydanlarından biri olan Praça do Comércio’dan başladım. Burası her daim canlı, kalabalık ve çevresi kafelerle dolu. Sarı boyalı, revaklı binalarla çevrili kocaman bu alan, 1755 depreminde büyük ölçüde hasar görmüş ancak muhteşem bir şekilde yeniden inşa edilmiş. Meydanın ortasında, deprem ve yeniden inşa döneminin hükümdarı Dom José’nin bronz atlı heykeli yükseliyor. Burası aynı zamanda gezi otobüslerinin başlangıç noktası ve önemli bir bilgi merkezi olan Lisbon Welcome Center’a da ev sahipliği yapıyor.

Alanı gezerken en sevdiğim yerlerden biri ise, bira müzesi konseptindeki bardı. Museu da Cerveja’da oturup etrafı seyrederek biramı yudumlamak, günün yorgunluğunu atmak ve Lizbon akşamlarına hazırlanmak benim için ayrı bir keyifti.

Meydan, Zafer Takı benzeri Arco da Rua Augusta ile şehrin en işlek bölgelerinden Baixa’ya açılıyor. Takın üstünde aralarında Vasco da Gama’nın da bulunduğu tarihi kişiliklerin heykelleri var. Buradan itibaren Lizbon’un yayalara açık ana caddesi olan Rua Augusta başlıyor.

Baixa, şehrin kalbi; alışveriş, gezme, yeme, içme ve eğlencenin merkezi. Burada bolca balık lokantası bulabilirsiniz. Eğer benim gibi deniz ürünlerine düşkünseniz, vitrinde deniz ürünlerini sergileyen bir lokantayı tercih etmenizi şiddetle tavsiye ederim. Adego Mo ve A Licorista, burada denediğim lokantalardandı. Özellikle Adego Mo’nun önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Bizim mutfağımıza yakın pişirme yöntemleri var, öyle sosa boğup getirmiyorlar; ızgara veya tava, yanında yeşilliklerle servis ediyorlar. Lizbon’da taze balık ve deniz ürünleri deneyimi kaçmaz!

Baixa’nın en ilginç yanlarından biri de sokaklarının hemen altında uzanan Nucleo Arqueologico adında minik ama etkileyici bir müze. Bir inşaat sırasında ortaya çıkan bu müze, antik Roma’dan erken Hristiyanlık dönemlerine kadar birçok yapıta ev sahipliği yapıyor. Ücretsiz gezilebilen bu yere mutlaka bir göz atın. Hiç ilginizi çekmese bile, adamların eski bir tabak çanağı bile koruyup şehrine nasıl kattıklarını görmek etkileyici.

Baixa’dan dümdüz devam ettiğinizde, Lizbon’un ilk kuruluşundan beri ana meydanlarından biri olan Rossio’ya varıyorsunuz. Gösterişli havuzları, mozaik kaldırımları ve meydandaki Kral IV. Pedro’nun bronz heykeliyle burası kendi özgün havasını koruyor. Meydanın çevresindeki çoğu 18. yüzyıldan kalma binalara da dikkat etmenizi öneririm.

Rossio’nun sağ tarafındaki Elevador de Santa Justa ile 32 metre yükseklikten şehri seyredip Chiado’ya geçebilirsiniz. Ancak ben biraz daha meydanda oyalanıp, 13. yüzyılda Engizisyon Mahkemesi kararlarının okunduğu yerde kurulan ve 1997’de yeniden kullanıma açılan Igreja de São Domingos’a uğradım.

Tarihin Derinliklerinde Bir Keşif: Alfama ve São Jorge Kalesi

Şimdi istikamet, Baixa’nın sol tarafında yer alan, Lizbon’un en eski ve en otantik semtlerinden Alfama. Birbirinden cazip lokantalar, hediyelik eşya dükkanları ve enfes Porto şarapları satan evler arasından kıvrıla kıvrıla ilerlerken, kendimi adeta tarihin içinde kaybolmuş hissettim.

Alfama’daki ilk durağım, Lizbon’un en önemli katedrali Largo da Sé oldu. Kale görünümlü Romanesk bu yapı, 1150’de şehrin Mağriplilerden geri alınması şerefine bir caminin yerine inşa edilmiş. İçinde süregelen kazı çalışmalarında bir Roma evi ve Mağriplilere ait yapılar ortaya çıkarılmış. Katedralin esas hikayesi ise, 1173’te Lizbon’a getirildiğine inanılan Saint Vincent’a ait kutsal emanetler ve o emanetleri taşıyan gemiyi idare eden kuzgunlar efsanesi. Kuzgunlar, hala Lizbon’un önemli bir simgesi.

Hemen o civarda, şehrin en sevilen azizi için 18. yüzyılda yapılan Igreja de Santo António’yu da ziyaret ettim. İçeri girdiğimde Arapça bir ayine denk geldim, oldukça şaşırtıcı ve düşündürücü bir deneyimdi benim için! Yanındaki küçük müzeyi ise es geçmenizi tavsiye ederim; çünkü daha yolumuz var ve her kırık tabak için müze gezmeye değmez, inanın bana.

Bölgedeki kiliseleri gezmeye São Vicente de Fora ile devam ettim. 16. yüzyılda İspanyol egemenliği sırasında yapılan bu kilisenin yanındaki manastır, duvar seramikleri ve tavan süslemeleriyle harikaydı. Hatta denizci bir millet olmalarına atıfla deniz altı panoraması bile yapmışlardı! Eğer bu detaylar yetmediyse, kilisenin terasına çıkıp Lizbon manzarasının keyfini çıkarın.

Ve nihayet Castelo de São Jorge (Kale)! Uzun, dönemeçli yollardan çıkarak kaleye ulaştım. Buranın en muhteşem yanı, tek kelimeyle manzarası. On kuleli, dikdörtgen yapıdaki kale, 14. ve 16. yüzyıllar arasında Portekiz krallarının ikametgahıymış. Mirador adı verilen seyir terasında soluklanırken Lizbon’a bir kez daha hayran kaldım. Kale civarındaki antika dükkanlarına da göz atabilirsiniz.

İnerken yol üstünde Museu Nacional do Azulejo ile karşılaştım. Portekiz’in meşhur çinilerini sergiliyor. Çiniler Lizbon’da her yerde, binaların cephelerinden kaldırımlara kadar her köşede karşınıza çıkacağı için, bu müzeyi atlamak zaman kazandırabilir. Ayrıca Igreja do Menino Kilisesi’ne de bence uğramanıza gerek yok.

İniş sırasında Alfama’nın ara sokaklarına dalmak ayrı bir keyif. Burası eski şehir; tarihi 12. yüzyıla kadar gidiyor. Mağripliler dönemindeki parlak günlerinden sonra esnaflara terk edilen, şimdilerde ise fado lokantalarıyla ünlenen bir bölge. Akşamları burada yapılan fado gösterilerini dinlemek, Lizbon kültürüne yakından tanıklık etmek demek. Fado, denizci kocalarını kaybeden kadınların ağıtlarından doğmuş, hüzünlü ve etkileyici bir halk müziği. Dili bilmeseniz de yüreğinize işliyor, o hüznü derinden hissediyorsunuz.

Fado, Mojito ve Canlı Rüyalar: Bairro Alto’dan Chiado’ya

Aslında itiraf etmeliyim ki, ben o sıralarda günün yorgunluğunu Lizbon gecelerine akarak üzerimden atmaya çalışıyordum. Benim tercihim genellikle Bairro Alto oldu. Burası şehrin daha bohem ve canlı bölgesi. Sokaklarda 4-5 Euro’ya kocaman mojito kavanozlarına (resmen kavanoz!) nasıl karşı koyabilirdim ki? Lizbon seyahatimin bu kısmı tam anlamıyla bir şenlikti!

Yine de fado sevenler için Bairro Alto’da birçok fado barı ve hatta fado tiyatrosu mevcut. Ünlü fado sanatçısı Amália Rodrigues’in seneler önce sahne aldığı Café Luso da burada. Bairro Alto’nun içlerine girmekten çekinmeyin, oldukça güvenli bir şehir. İş yerleri, alışveriş yerleri ve tabii ki sabaha kadar süren eğlence mekanlarıyla Lizbon’un ruhunu yansıtan bir yer.

Bairro Alto’nun biraz yukarısında, 1790’da Kraliçe I. Maria tarafından yaptırılan Basílica da Estrela bulunuyor. Neoklasik tarzda, beyaz kubbeleriyle Lizbon silüetine damga vuran bu kilise, biraz rüküş olsa da görülmeye değer.

Bairro Alto ile Baixa arasında, şehrin en şık bölgelerinden Chiado uzanıyor. Eğer benim gibi alışveriş yapmayı, rahat-şık kafelerde oturmayı ve zarif lokantalarda yemek yemeyi seviyorsanız, Chiado sokaklarını keşfetmenizi öneririm. Ayrıca burada bazen çok cazip indirimlerle Lalique, Moser veya Herend kristalleri ve porselenleri bulabilirsiniz. Ben Chiado’da bir dondurma alarak, o gül şekilli dondurmanın güzelliğine hayran kala kala Museu do Chiado’ya yürüdüm. 19. yüzyıldan kalma bir bisküvi fabrikasına kurulan bu müze, daha çok Portekizli modern sanatçıların eserlerini barındırıyor.

Keşiflerin Beşiği Belem ve Sanatın İzleri

Chiado’dan nehir kenarına inerken Cais do Sodré’ye ulaştım. Burası eskiden biraz köhne bir yerken, şimdi Karaköy gibi şık kafeler ve lokantalarla dönüşüm geçiriyor. Benim bu bölgedeki favori mekanım ise kesinlikle Time Out Market oldu. Av. de 24 Julho Bulvarı’nda, Sais do Sodré metro durağının karşı çaprazındaki bu bina, her türlü yiyecek ve içeceğin satıldığı, neşeli, renkli ve devasa bir yiyecek akvaryumu gibi. Lizbon’da en çok özlediğim yerlerden biri burası. Özellikle içindeki deniz ürünleri lokantası Azul’da yediğim deniz ürünleri tabağı aklımdan çıkmıyor. Okyanusu tabağınıza koymuşlar gibiydi, parmak aralarıma karidesleri, ahtapotları takıp yiyesim gelmişti!

Cais do Sodré’de ayrıca Elevador da Bica ile Bica’ya çıkabilirsiniz. Nehrin karşı kıyısına geçmedim, dolayısıyla meşhur Cristo Rei heykeline yakından bakma fırsatım olmadı, ama uzaktan bile o muazzam heykeli görmemek mümkün değil.

Tekrar Chiado’dan Bairro Alto’ya geçip iki etkileyici yapıyı daha ziyaret ettim. İlki Igreja de São Roque. 6. yüzyıldan kalma, dışı gösterişsiz bir kilise olmasına rağmen, içi oymalar, işlemeler ve ayrıntılarla dolu bambaşka bir dünya. Kesinlikle uğranılması gereken bir yer.

İkincisi ise, bir manastır kalıntısı olan Convento do Carmo. 15. yüzyılda yapılan bu kilise, 1755 depreminde kısmen yıkılmış olsa da, ortada kalan gotik kemerleri hala haşmetini koruyor. Mekanda Portekiz tarihinden bazı kişilerin lahitleri ve daha tuhafı, Kolomb öncesi dönemden kalma, çömelmiş iki mumya cam bir sütunun içinde bize bakıyor. Oldukça ürpertici bir detay!

Daha sonra yolum 17. yüzyıldan kalma bir sarayda bulunan Museu Nacional de Arte Antiga yani Millî Müze’ye düştü. Burada Portekizli ressamların yanı sıra 14. yüzyıldan günümüze Avrupa sanatçılarının da eserleri sergileniyor. Türk çinilerinden gotik fresklere, Çin hanedanlarının porselenlerinden Japon paravanlarına kadar birçok kültüre ait eserleri görebilirsiniz. Müzenin en güzel yerlerinden biri de nehre karşı sunduğu manzarası.

Nehir boyunca yürürken Museu do Oriente’nin önünden geçtim ama içeri girmedim; Portekiz’de daha fazla Çin porseleni görmek istemedim açıkçası! Yolda karşınıza çıkan uçak heykeli, 1922 yılında Lizbon-Rio de Janeiro arasında ilk uçuşu gerçekleştiren iki Portekizli pilot anısına yapılmış.

Tersanelerin ve 1966’da açılan meşhur Ponte 25 de Abril (25 Nisan Köprüsü)’nin yanından geçip Belém’e doğru ilerledim. Belém’e gelmeden önce Padrão dos Descobrimentos (Keşifler Anıtı)’ndan geçtim. 54 metrelik bu heykel, Portekiz’in denizci ve kaşif kimliğine vurgu yapıyor. En önde Vasco da Gama olduğunu düşündüğüm bir kaşif, elinde bir gemiyle nehre doğru bakıyordu.

Torre de Belém ise, 16. yüzyıl başında Tejo Nehri’nin girişini korumak için yapılmış bir kale. Mağrip etkilerini de taşıyan kuledeki haç motifi, Tapınak Şövalyeleri’nin simgesiymiş. Kulenin en güzel yanı, bir dizi odadan geçilip çıkılan terastaki manzarası. Bir yanı denize bakarken, diğer yanı hareketli ve yemyeşil bir meydana açılıyor.

Şimdi de belki de Lizbon’un en çarpıcı noktasına geldik: Mosteiro dos Jerónimos. 1500’lerin başına tarihlenen bu manastır ve kilise, Vasco da Gama’nın Hindistan’a yolculuğuna karşı bir adak olarak inşa edilmiş. Manueline tarzındaki bu yapı, açılmış bir ağzın üst çenesi gibi duran, taş işçiliğinin hünerleriyle dolu giriş kapısıyla sizi adeta büyüleyici bir mabede davet ediyor. İçeride kaşif Vasco da Gama ve şair Luís de Camões’in mezarları bulunuyor. Kilisenin avlusu gezilebiliyor, ancak üst kat odalarına giriş yok.

Burada bir tatlı molası vermenin tam zamanı! Pastéis de Belém’e girin ve pastane adı ile anılan, şehir genelinde Pastel de Nata olarak da bilinen, milföy hamuru ve kremadan oluşan o meşhur tatlıdan mutlaka tadın. Pastanenin kendisi de görülmeye değer; duvarları değişik seramiklerle kaplı, labirent gibi birbirine geçişli odaları var. Tatlı denemeye değerdi ama itiraf etmeliyim, özleyeceğim bir şey değil.

Lizbon’da parklara da geniş alanlar ayrılmış. Bairro Alto’daki Botanical Park muhteşemdi ama şehrin en güzel parkı bence Parque Eduardo VII.

Ceren’den Lizbon Gezi İpuçları

  • Havalimanı Transferi: Bavulunuz azsa Aerobus veya şehir içi otobüsler bütçe dostu, ancak konfor arıyorsanız taksi hala en iyi seçenek. Yaklaşık 15 Euro’ya şehir merkezindesiniz.
  • Deniz Ürünleri Keyfi: Baixa ve Cais do Sodré bölgesindeki lokantalarda deniz ürünleri yemek istiyorsanız, mutlaka vitrinde sergilenen ürünleri olan yerleri tercih edin. Time Out Market, farklı lezzetleri bir arada bulabileceğiniz harika bir seçenek.
  • Ulaşım Kartı: Lizbon’un tepelerini düşünürseniz, Lizbon Kartı (24/48/72 saatlik) toplu taşımada ve müze girişlerinde size büyük kolaylık sağlayacaktır. Benim gibi şehir tur otobüslerini de düşünebilirsiniz, tüm Lizbon’u kapsıyor.
  • Fado Deneyimi: Alfama’daki otantik fado lokantaları bir seçenek, ancak Bairro Alto’da da birçok fado barı ve tiyatrosu var. Benim gibi mojito keyfi yapmak isterseniz, Bairro Alto’nun enerjisine kapılın!

Lizbon’la İstanbul arasında ne kadar çok benzerlik var! Yedi tepeli şehir, şehri ikiye bölen görkemli Tejo Nehri, boğaz üstündeki asma köprüler, şehrin karmaşası, neşesi ve bir imparatorluk başkenti oluşu… Ancak beni en çok etkileyenlerden biri Gülbenkian Müzesi oldu. Calouste Gülbenkian, İstanbul’da doğmuş varlıklı bir Ermeni iş insanıydı ve servetini sanat eserlerine yatırmıştı. 2. Dünya Savaşı’nda Türk asıllı olması nedeniyle İngiltere’den sınır dışı edildiğinde Portekiz ona sahip çıkmış. Ölümünden sonra eserlerinin Türkiye’de sergilenmesini istemiş ancak bu teklif kabul edilmeyince koleksiyon Portekiz’e kalmış. Müzede Mısır’dan antik Roma’ya, Çin porselenlerinden Türk çinilerine kadar birçok farklı döneme ve kültüre ait eserler bulunuyor. Gerçekten de muazzam bir sanat ve kültür harmanı.

Lizbon’un en çok hoşuma giden özelliklerinden biri de kaldırımları; siyah-beyaz taşlarla döşenmiş kaldırımlar kendi başına bir sanat eseri adeta. Alışveriş için Vasco da Gama Alışveriş Merkezi veya devasa Centro Colombo’yu tercih edebilirsiniz, ancak benim gibi sokak aralarındaki butiklerde de cazip indirimlere rastlamanız mümkün.

Lizbon’da birçok caddeden geçtim, parklarda soluklandım, sokaklarında dolandım, kiliselerine girdim… Bu Lizbon gezi rehberi, tüm bu anılardan geriye kalanların bir özeti. Bir imparatorluk şehri olsa da, en parlak dönemi olan 15-17. yüzyıllardan çok şimdiyi yaşayan Lizbon, bana çok ilginç geldi. İnsanın kendini evinde gibi hissettiği, mozaik gibi işlenmiş kaldırımları, art nouveau yapıları, çini kaplı binaları, tramvayları, tepeleri, coşkusu ve eğlencesi ile tekrar gitmek isteyeceğim, özlediğim bir şehir oldu.

Şimdi gücüm ve vaktim olsa, Kale’deki Mirador’a gider ve sana bir tepeden baktım sevgili Lizbon, hala görmediğim ve bilmediğim yerlerin olabilir ama ben seni çok sevdim derdim. Peki ya siz? Lizbon seyahatiniz için hazır mısınız? Bu eşsiz şehri keşfettikten sonra siz de yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın!

Merhaba! Ben Ceren Gezgin, dünyayı gezmeyi ve yeni yerler keşfetmeyi seven biriyim.Soy adım gibi gerçekten gezginim. Çocukluğumdan beri gezmeyi ve keşfetmeyi çok seviyorum. İlk kez 18 yaşında yurt dışına çıktım ve o günden beri farklı ülkeleri gezmeye devam ediyorum.Gezdiğim yerler arasında Türkiye, Avrupa, Asya ve Afrika'dan ülkeler var. Gezdiğim yerleri ziyaret ederken sadece turistik yerleri değil, yerel hayatı da deneyimlemeye çalışıyorum. Yerel halkla tanışıyor, onların kültürlerini ve yaşam tarzlarını öğreniyorum.Gezilerimi ve deneyimlerimi fiyatinedir.net sitesinde paylaşıyorum. Sitede ülke rehberi, şehir rehberi, gezilecek yerler, konaklama, ulaşım ve yeme-içme gibi konularda bilgiler bulabilirsiniz.Dünyayı benimle tanımanızı çok isterim. Farklı kültürleri, farklı yaşam tarzlarını ve farklı güzellikleri keşfetmenize yardımcı olmak istiyorum.

Yazarın Profili

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir