Merhaba sevgili gezgin dostlarım! Bugün sizi, zihnimi ve ruhumu baştan aşağı saran, adeta zamanın durduğu büyülü bir Rönesans kenti olan Urbino’ya götürüyorum. Bu şehrin adını ilk kez 2007’de Cem Akaş’ın “Gitmeyecekler için Urbino” kitabında duymuş, sonra Montaigne’in “Yol Günlüğü”nde bir kez daha karşılaşmıştım. Kitaplardaki bu büyülü şehri, Napoli Yaşam Boyu Öğrenme Enstitüsü’nün bir konferans davetiyle bizzat deneyimleme şansım oldu. Ve inanın, kitaplardaki tasvirlerin ötesinde bir güzellikle karşılaştım!
Bologna’dan yola çıkıp oradaki dostlarımla birlikte tren ve otobüsle tam üç saatlik keyifli bir yolculuğun ardından ulaştık Urbino’ya. Pesaro İstasyonu’nda trenden inip 45 dakikalık otobüs yolculuğu için beklerken, derme çatma ama içten bir kafede yudumladığımız kahve, bu maceranın ilk tatlı anlarından biri oldu. Ve işte, Montaigne’in bahsettiği gibi, bir dağın zirvesinden eteklerine doğru uzanan, inişli çıkışlı, daracık sokaklarıyla başka hiçbir yere benzemeyen Urbino karşımdaydı!
Urbino’nun Ruhunu Keşfedin: Neden Bu Kadar Büyüleyici?

Urbino, kelimenin tam anlamıyla öğrenci ve turistler için şekillenmiş, sakin mi sakin bir şehir. Burada trafik yok, kalabalık yok, koşturmaca yok… Her şey ağır çekim bir film sahnesi gibi akıp gidiyor. Şehrin daracık sokakları, müze gibi duran evleri ve pencerelerden, balkonlardan sarkan rengarenk çiçekleriyle beni hemen etkisi altına aldı. Adeta erken Rönesans dönemini anlatan bir açık hava tiyatro sahnesi gibi; öyle ki, gidip o döneme ait elbiseler giyesim geldi.
Şehrin ruhunu oluşturan en önemli unsurlardan biri de akademik yapısı. Burada üç yüksek öğretim kurumu bulunuyor: Urbino Üniversitesi, Urbino Güzel Sanatlar Akademisi ve Urbino Yüksek Sanat Enstitüsü. Özellikle 1506’da kurulan ve günümüzde 8 fakültesiyle 13.500 öğrenciye ev sahipliği yapan Urbino Üniversitesi’nin tarihsel binaları beni büyüledi. Laboratuvarların bile kurulduğu halleriyle durması, şehrin tarihine ne kadar değer verdiğinin bir göstergesiydi. Yüksek Sanat Enstitüsü’nden mezun olan öğrencilerin tarihi eser ve fresk restorasyonları yaptığını görmek, buranın sanata ve tarihe olan bağlılığını gözler önüne seriyor. Bu atölyeleri ziyaret etmek benim için unutulmaz bir deneyim oldu.
Zaman Tünelinde Bir Gezinti: Urbino’nun Tarihi ve Sanat Durağı Olma Hikayesi
Bologna’ya üç, Roma’ya dört saat uzaklıkta, İtalya’nın Marche bölgesinde yüksek tepelere kurulmuş, etrafı surlarla çevrili bu küçük ve tarihi şehir, ressamları ve mimarlarıyla İtalyan Rönesans’ına liderlik etmiş. Karanlık çağları atlatmaya çalışan Avrupa için Urbino, adeta bir ışık olmuş. Rönesans’ın sanat hareketini başlatan sanatçılar ve bilim adamları burada yetişmiş, birçok Rönesans sanatçısının çıraklık dönemi burada geçmiş. Tüm bunlar da şehrin eşsiz ruhunu oluşturmuş.
Urbino, Rönesans İtalya’sının bilim ve askeri merkezi olarak öne çıkarak adını Roma, Floransa, Venedik ve Milano’nun yanına altın harflerle yazdırmış. Umberler tarafından kurulan, M.Ö. 3. yüzyılda Romalılar tarafından işgal edilen şehir, 12. yüzyılda İtalyan Rönesans’ının en büyük destekleyicilerinden Montefeltro ailesine geçmiş. Bu aile, şehre sanat ve edebiyat anlamında büyük katkılar sağlamış. 15. yüzyılda Düklük Merkezi olup doruğa ulaşan Urbino, bu eşsiz tarihi ve mimarisiyle UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor olmasıyla hiç de şaşırtıcı değil.
Rönesans resminin ustalarından Piero della Francesca’nın burada isim yapması ve ünlü ressam/mimar Raffaello’nun doğduğu şehir olması, Urbino’nun sanatsal önemini pekiştiriyor. Birçok kaynakta “Urbino’lu Raffaello” olarak bahsedilmesi boşuna değil. 1483’te doğduğu ev, bugün bir müze olarak ziyarete açık. İçeride Raffaello’ya ait resimler, kişisel eşyaları ve kendisi gibi ressam olan babasının eserleri sergileniyor. Bu evde dolaşırken, büyük bir ustanın ilk nefeslerini aldığı, ilham bulduğu topraklara dokunmak inanılmaz bir histi benim için.
Urbino’nun Tacı: Palazzo Ducale ve Sanat Hazineleri
Urbino’nun en önemli sembolü ve benim gibi bir gezgin için adeta bir zaman makinesi olan yapı, şüphesiz Palazzo Ducale (Dükalık Sarayı). 15. yüzyılın ikinci yarısında Dük Federico da Montefeltro tarafından inşa edilen bu görkemli saray, İtalya’da inşa edilen ilk düklük sarayı olma özelliğini taşıyor. Yüksek tavanları, dini figürlerle dolu resimleri, tablolar ve heykellerdeki İsa, Meryem ve havariler dikkat çekiyor. Yaklaşık 500-600 kişinin yaşadığı ve hizmet verdiği düşünülünce, ne kadar büyük bir yapı olduğunu tahmin edebilirsiniz.
Özellikle yer altı odaları görülmeye değerdi! Hizmetlilerin kaldığı odalar, mutfaklar, kilerler, banyolar, buzdolabı yerine kullanılan buz odaları ve Dük için Roma hamamları biçiminde hazırlanan banyolar… Her köşede bir hikaye saklıydı. İtalyan düşünür Machiavelli’nin bu sarayı ziyaretinden etkilenerek dünyaca ünlü “Prens” adlı eserine ilham aldığı söylenmesi, bu yapının yalnızca mimari değil, entelektüel derinliğini de gösteriyor.
Sarayın içinde yer alan Ulusal Marche Sanat Galerisi ise erken Rönesans dönemine (quattrocento) ait birçok tablo ve esere ev sahipliği yapıyor. 1912 yılından beri sarayın yenilenen 80 odasında sergilenen bu koleksiyon, Rönesans’ın en önemli parçalarından oluşuyor. Urbino’lu Raffaello’nun bazı çalışmaları burada görülebilirken, Piero della Francesca’nın Dük Federico da Montefeltro ve karısı Battista Sforza’nın portreleri, İtalyan Rönesans’ının en önemli eserlerinden kabul ediliyor. Ayrıca Francesca’nın “Hz. İsa’nın Kırbaçlanması”, Raffaello’nun “İskenderiyeli Azize Katerina”sı, Tiziano’nun “Son Akşam Yemeği” ve “Hz. İsa’nın Dirilişi” gibi eserler, burada sanata doymanızı sağlayacak.
Dükün Sarayı’nın hemen yanında yer alan San Domenico Katedrali de, 1063’teki ilk yapımından bugüne uzanan mimarisi ve tarihiyle mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Sanzio Tiyatrosu ise, 1845’te başlayan inşası ve 1982’deki modern iç mekan yenilemesiyle, tarihi dokusuyla günümüzün modern tiyatrolarını aratmayan bir ihtişam sunuyor.
Meydanlar ve Yerel Lezzetler: Urbino’nun Sosyal Kalbi
Albornoz Kalesi ve Botanik Bahçesi gibi başka güzellikleri olsa da, Urbino’nun meydanları, bu küçük kent için sosyalleşmenin ve yaşamın aktığı ana arterler. Piazza Rinascimento, Piazza della Republica ve Piazza Duca Federico, bu hareketli ve keyifli şehrin kalbini oluşturuyor. Meydanlarda sıralanmış kafe ve restoranlarda bir kahve molası vermek, yerel halkın ve öğrencilerin telaşsız ritmine ortak olmak paha biçilemezdi.
Alışveriş yapmak isterseniz, hediyelik eşya dükkanlarında en çok karşılaşacağınız figür Pinokyo olacak. Bartolucci Şirketleri tarafından satılan el yapımı minyatür Pinokyolar, benim gibi birçok kişiye çocukluğunu hatırlattı.
Urbino’ya gelmişken bir yerel lezzeti tatmadan olmazdı! Katedralin hemen karşısındaki küçük büfede ya da meydanlardaki kafelerde bulabileceğiniz Crescia (Kreşa) tam bir Urbino klasiği. Sert bir katmere benziyor ama içine konan patlıcan, patates veya peynirle muhteşem bir lezzete dönüşüyor. Benim favorim kesinlikle patlıcanlısı oldu! Eğer sıcak çikolata tutkunuysanız, La Locandiera Urbino’ya uğramayı unutmayın.
“Urbino Gezi Rehberi: Zamanın Durduğu Bir Rönesans Kenti Keşfi” gibi diğer içeriklerimiz için keşfet yazılarımıza göz atabilirsiniz.
Ceren’den Urbino Gezi İpuçları
- Rahat Ayakkabılar Şart: Urbino’nun inişli çıkışlı, arnavut kaldırımlı sokakları için konforlu ayakkabılar olmazsa olmaz. Her köşeyi rahatça keşfetmek isteyeceksiniz!
- Yerel Halkla Kaynaşın: Özellikle akşam saatlerinde, meydanlardaki kafelerde oturup gençlerle sohbet edin. Şehrin enerjisini yakalamanın en güzel yolu bu.
- Sanat Atölyelerine Göz Atın: Fırsat bulursanız, Güzel Sanatlar Akademisi veya Yüksek Sanat Enstitüsü’nün restorasyon atölyelerini ziyaret etmeye çalışın. Tarihin nasıl korunduğunu görmek büyüleyici bir deneyim.
- Crescia Deneyimi: Yerel lezzet olan Crescia’yı mutlaka deneyin. Katedralin karşısındaki küçük büfe veya meydanlardaki kafeler bu lezzeti tatmak için harika noktalar. İçine ne isterseniz ekletebilirsiniz, benim favorim patlıcanlısı!
Urbino’nun daracık sokaklarında dolaşırken, eskiden yaşanmış hayatları ve tarihi iliklerime kadar hissettim. Kimler yaşadı bu topraklarda? Orta Çağ karanlığından çıkmak için nasıl mücadele ettiler? Ne bedeller ödediler? Bu sorular zihnimde uçuşurken, tarihi eserlere verilen önemi ve onların korunmasını görmek, medeniyetin ne demek olduğunu bir kez daha gösterdi bana.
Bu eşsiz Rönesans kenti, yeryüzünden çok uzakta, bulutların içinde bir düş gibiydi benim için. İnsanlarının telaşsız halleri, sakinlikleri ve yüzlerinden eksik etmedikleri gülümsemeleri şehrin ruhuna mı yansımış, yoksa şehrin dinginliği mi insanlarına sirayet etmiş, bilemedim. Ancak bildiğim tek şey, bu huzurlu atmosferin sizi de avucunun içine alacağı.
Siz de bu dingin güzelliğe şahit olmak istemez misiniz? Urbino hakkındaki düşüncelerinizi, kendi İtalya seyahati anılarınızı yorumlarda benimle paylaşın. Belki bir sonraki rotamız sizin önerinizle şekillenir!
İlginizi çekebilecek diğer içeriklerimiz:
St. Petersburg Gezi Rehberi: Sanatın, Tarihin ve Beyaz Gecelerin Kucakladığı Bir Şehir
Varna Gezi Rehberi: Nazım’ın Hasretinden Modern Bir Karadeniz Hikayesi
Napoli’nin Kalbine Yolculuk: İtalya’nın Asi Ruhlu Şehri Gezi Rehberi
