Merhaba sevgili gezginler! Bugüne kadar kaç kez kadim taşların fısıldadığı, medeniyetlerin nefes aldığı bir şehirde kayboldunuz? Eğer cevabınız ‘hiç’ ise, Mezopotamya’nın incisi Diyarbakır’a, namıdiğer Amed ya da Diyarbekir’e bir yolculuğa çıkmanın tam zamanı!
Duygusal bağ kurmayı seven bir gezi yazarı olarak, Diyarbakır benim için sadece bir şehir değil, adeta yaşayan bir tarih kitabı oldu. Kapısından adım attığınız anda sizi binlerce yıllık bir geçmişin kollarına bırakan bu benzersiz kentte, her sokak, her taş ayrı bir hikaye anlatıyor. Hazırsanız, benimle birlikte Diyarbakır’ın gizemli atmosferine dalalım!
Diyarbakır’ın Kadim Ruhuna Yolculuk: Medeniyetlerin İzinde Bir Kent
Düşünsenize, bir şehrin kökeni tam 9000 yıl öncesine dayanıyor! Diyarbakır, Anadolu’nun en eski tarım toplumlarından Çayönü Tepesi ile M.Ö. 10.000’e uzanan bir geçmişe sahip. Burada Huri-Mitiniler’den Asurlulara, Romalılardan Selçuklulara, Artuklulardan Osmanlılara kadar sayısız medeniyet hüküm sürmüş. Her biri bu topraklara kendi mührünü vurmuş ve günümüze eşsiz miraslar bırakmış.
Şehre ilk geldiğimde beni en çok etkileyen şeylerden biri, yapıların o simsiyah, bazalt taşları oldu. Bu taşlar, Karacadağ’dan geliyormuş ve Diyarbakır’a o mistik, kendine özgü havasını veriyormuş. Zaten fotoğraf çekmeye başladığınızda bu koyu renklerin nasıl bir ruh kattığını hemen fark ediyorsunuz.
Diyarbakır Surları: Zamana Meydan Okuyan Kara Taşlar
Diyarbakır gezime başlamak için elbette Diyarbakır Surları’ndan daha iyi bir nokta düşünemezdim! Bu muhteşem yapılar, şehrin adeta kalbi gibi. M.Ö. 3000’li yıllarda Huriler tarafından inşa edilmeye başlansa da, bugünkü görkemli halini M.S. 346’da Roma İmparatoru II. Constantinus’a borçlu. Tam 10-12 metre yüksekliğinde, 3-5 metre genişliğinde ve 1700 metreyi aşan uzunluğuyla, üzerinde yürüdüğünüzde kendinizi binlerce yıl öncesine ışınlanmış gibi hissediyorsunuz.
Surlar ne yazık ki şu an güvenlik sebebiyle tamamen gezginlere açık değil, ama dışarıdan bile heybeti ve tarihi derinliği insanı büyülüyor. Üzerindeki 82 burç, adeta birer sanat eseri! Özellikle Yedi Kardeş Burcu, Ulu Enli Beden Burcu ve Keçi Burcu, mimarileriyle dikkat çekiyor. Surların dört ana kapısı var: Harput (Dağ Kapı), Urfa Kapısı, Mardin Kapı ve Yeni Kapı. Her biri farklı bir yöne açılan bu kapılardan geçerken, farklı hikayelere doğru yol aldığınızı hissediyorsunuz.
Surlara yaklaşırken, Edibese Kadın Heykeli’nin anlamlı duruşu da gözümden kaçmadı. Erkek egemen topluma başkaldıran kadınları sembolize etmesi, bu şehrin sadece taşlardan değil, direnişten de örüldüğünü fısıldıyor.
İçkale’den Ulu Cami’ye: Tarihin Her Köşede Canlandığı Noktalar
Surların bitiminde, Dicle Nehri’ne doğru uzanan panoramik manzarayı izlerken, hemen karşı kıyıda Dicle Üniversitesi’nin geniş arazisi beliriyor. Ardından, şehrin adeta en kıymetli hazinesi olan İçkale’ye varıyoruz. 1200’lü yıllarda Artuklular tarafından inşa edilen bu bölge, zamanla yönetim merkezi haline gelmiş. Bugün ise içinde Saint George Kilisesi, Arkeoloji Müzesi, Tematik Müze gibi birçok önemli yapıyı barındırıyor.
İçkale’ye girmeden hemen sağda Hz. Süleyman Cami bizi karşılıyor. Burası, Diyarbakır’ın fethi sırasında şehit düşen 26 sahabenin kabirlerini barındıran kutsal bir ziyaret alanı. Caminin huzurlu avlusunda soluklanmak ve o manevi atmosferi solumak, ruhuma iyi geldi.
Sur içinde dolaşırken, eski Diyarbakır evlerinin daracık sokaklarında kaybolmak inanılmaz bir deneyim. Ne yazık ki, güncel kentsel dönüşüm ve güvenlik önlemleri nedeniyle Kurşunlu Cami ve Dört Ayaklı Minare gibi bazı önemli noktalara erişim kısıtlı. Ancak yine de, ayakta kalan her köşe, geçmişin izlerini taşıyor. Bu bölgede yer alan Sipr Gregas Ermeni Kilisesi, Meryem Ana Kilisesi ve Mor Petyum Kilisesi de Diyarbakır’ın çok kültürlü yapısının en güzel örnekleri.
Gazi Caddesi’ne doğru ilerlerken, beni büyüleyen başka bir nokta ise tarihi kervansaraylar oldu. Özellikle Hasan Paşa Hanı ve bugün bir kafe olarak hizmet veren Sülüklü Han, mimarileri ve canlı atmosferleriyle gezginlere mutlaka uğramaları gereken birer durak sunuyor. Burada bir kahve içip etrafı seyretmek, Diyarbakır’ın ritmini hissetmek için harika bir yol.
Ulu Cami: İslam Aleminin Beşinci Harem-i Şerifi ve Bilimin Işığı
Diyarbakır Ulu Cami, benim için bu şehrin kalbi. 639 yılında bir kilise olarak inşa edilen bu yapı, 1091’de Selçuklular tarafından camiye dönüştürülmüş ve İslam aleminin beşinci Harem-i Şerifi ünvanını almış. İçinde Hanefi ve Şafi camileri, Mesudiye ve Zinciriye medreseleriyle adeta bir eğitim külliyesi. Avlusundaki sekizgen şadırvanın etrafında oturup, yüzyılların biriktiği havayı solumak paha biçilemez.
Ulu Cami avlusundaki en etkileyici detaylardan biri ise, 800 yıllık geçmişe sahip, Sibernetik’in babası olarak bilinen El Cezeri’nin Güneş Saati. Bilimin ve tarihin nasıl iç içe geçtiğini bu denli güzel gösteren başka kaç yapı vardır ki?
Diyarbakır Evleri ve Deng-Bêjlerin Mirası
Diyarbakır’ın kendine özgü, ortasında havuzlu avluları olan taş evleri, buradaki yaşam kültürünün en güzel yansımaları. Ziya Gökalp’ın Evi, Cahit Sıtkı Tarancı’nın Evi ve Ahmet Arif’in Evi gibi şair ve yazarlarımıza ait müzeler, hem mimariyi hem de kültürel mirası bir arada sunuyor. Özellikle Behram Paşa Konağı, belediye tarafından Deng-Bêj Evi’ne dönüştürülmüş. Burada günün belirli saatlerinde Kürt sözlü geleneğinin en güzel örneklerini dinleyebilir, bu eşsiz sanata tanıklık edebilirsiniz. Konağın hemen yanında ise, Mimar Sinan imzalı Behram Paşa Camii’nin zarif mimarisi dikkat çekiyor.
Hevsel Bahçeleri ve Kadim Köprüler
Diyarbakır’ın tarihi dokusu kadar doğal güzellikleri de insanı büyülüyor. Dicle Nehri kıyısında uzanan ve UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan Hevsel Bahçeleri, özellikle yaz aylarında halkın nefes aldığı, yeşillikler içinde bir cennet. Burada yürüyüş yaparken, Bizans döneminden kalma, 6. yüzyıla tarihlenen 10 Gözlü Köprü’nün üzerinden geçmek, zaman tünelinde yolculuk yapmak gibiydi.
Bir diğer önemli köprü ise, adına türküler yazılmış olan Batman yolu üzerindeki Balabadi Köprüsü. 1148 yılında Artuklular tarafından inşa edilen bu köprü, modern statik hesaplamaların olmadığı bir dönemde nasıl böyle bir mühendislik harikası yaratıldığını düşündürüyor. Köprüdeki detaylı motifler de adeta bir açık hava müzesi niteliğinde.
Diyarbakır’da Mutfağın ve Lezzetin Dansı
Gezgin ruhum, gittiği her yerde damak tadına da önem verir! Diyarbakır, bir gastronomi cenneti. Benim için buranın en meşhur lezzetleri arasında kaburga kebabı ve tabii ki vazgeçilmez kadayıf burması yer alıyor. Hani derler ya, “yemeden dönme”, işte Diyarbakır tam da öyle bir yer! Her köşede farklı bir lezzetle karşılaşacağınıza emin olun.
Ceren’den Diyarbakır Gezi İpuçları
- Erken Kalkın ve Keşfe Çıkın: Diyarbakır’ın sokakları, sabahın erken saatlerinde ayrı bir ruha bürünüyor. Güneşin ilk ışıklarıyla uyanan şehri deneyimlemek, hanlarda kahvaltı yapmak ve kalabalıktan önce tarihi dokuyu hissetmek harika bir başlangıç olacaktır.
- Yerel Lezzetleri Deneyin: Kaburga kebabı ve kadayıf burması dışında, içli köfte, ciğer kebabı ve meftune gibi yöresel tatları da mutlaka deneyin. Küçük esnaf lokantalarında daha otantik lezzetler bulabilirsiniz.
- Rahat Ayakkabılar Giyin: Sur içinde ve tarihi mekanlarda bolca yürüyeceksiniz. Rahat ayakkabılar, bu keyifli keşfi daha konforlu hale getirecektir. Ayrıca, özellikle yaz aylarında başınızı güneşten koruyacak bir şapka ve suyunuzu yanınızdan ayırmayın.
Diyarbakır, adeta açık hava müzesi gibi bir şehir. Her köşesinde bir tarih yatıyor, her sokağında bir medeniyetin izini taşıyor. Benim için bu gezi, sadece yeni yerler görmek değil, aynı zamanda ruhuma dokunan bir deneyim oldu. Eminim sizin için de öyle olacaktır!
Siz de Diyarbakır’ın büyülü atmosferini yaşamak, kadim taşların fısıltılarına kulak vermek ve bu eşsiz kültür mozaiği içinde kaybolmak isterseniz, hiç tereddüt etmeyin ve yola çıkın. Bu yazı size ilham verdiyse veya sizin de Diyarbakır’la ilgili unutulmaz anılarınız varsa, yorumlarda benimle paylaşmayı unutmayın!
